Cumhuriyet Dönemi Yazar-Eserler

cumhuriyet_donemi

Ahmet Hamdi Tanpınar(1901-1962)

Roman:Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Sahnenin Dışındakiler, Mahur Beste,

İnceleme:19.Asır Türk Ed.

Deneme:Yaşadığım Gibi, Beş Şehir

Hikaye:Abdullah Efendi’nin Rüyaları

 

Sait Faik Abasıyanık(1906-1954)

Hikaye:Sarnıç, Semaver, Şahmerdan, Kumpanya, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Son Kuşlar, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut

Roman:Kayıp Aranıyor

 

Faruk Nafiz Çamlıbel(1898-1973)

Şiir:Han Duvarları, Çoban Çeşmesi, Dinle Neyden, Gönülden Gönüle, Bir Ömür Böyle Geçti, Suda Halkalar, Şarkın Sultanları

Tiyatro:Akın, Özyurt, İlk Göz Ağrısı

Roman:Yıldız Yağmuru

 

Orhan Seyfi Orhon(1890-1972)

Şiir:Fırtına ve Kar, Gönülden Sesler, O Beyaz Bir Kuştu

Hikaye:Peri Kızı İle Çoban

Roman:Çocuk Adam

 

Yusuf Ziya Ortaç(1896-1967)

Şiir:Akından Akına, Bir Rüzgar Esti, Yanardağ, Aşıklar Yolu

Roman:Kürkçü Dükkanı

 

Halit Fahri Ozansoy(1891-1971)

Şiir:Rüya, Cenk Duyguları, Efsaneler, Zakkum

Tiyatro:Baykuş, Hayalet

 

Enis Behiç Koryürek(1891-1949)

Şiir:Miras, Güneşin Ölümü

 

Ziya Osman Saba(1910-1957)

Şiir:Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak, Çocukluğum

Öykü:Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi

 

Orhan Veli Kanık(1914-1950)

Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Karşı

 

Melih Cevdet Anday(1915-2002)

Şiir:Garip, Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafname, Yanyana

Tiyatro:İçerdekiler, Mikadonun Çöpleri

 

Oktay Rıfat Horozcu(1914-1988)

Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, Güzelleme, Aşk Merdiveni, Karga İle Tilki, Dilsiz ve Çıplak

 

Cahit Sıtkı Tarancı(1910-1956)

Otuz Beş Yaş, Ömrümde Sükut, Düşten Güzel, Sonrası

Ziya’ya Mektuplar(mektup)

 

Necip Fazıl Kısakürek(1905-1983)

Kaldırımlar, Örümcek Ağı, Ben ve Ötesi, Bir Adam Yaratmak, Satırbaşı

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu(1911-1975)

Gezi ve Denem:Tezek, Delifişek, Resme Başlarken

Şiir:Karadut, Tuz, Yaradana Mektuplar

 

Nurullah Ataç(1898-1957)

Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Günce, Sözden Söze, Diyelim

 

Yaşar Kemal(1923-)

Roman:Teneke, İnce Memed, Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Yılanları Öldürseler, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Kuşlar Da Gitti

Destansı Romanlar:Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi, Çakırcalı Efe

 

Falih Rıfkı Atay(1894-1971)

Anı:Ateş ve Güneş, Zeytindağı, Çankaya, Atatürk Ne idi

Gezi:Denizaşırı, Bizim Akdeniz

 

Yakup Kadri(1889-1974)

Roman:Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Yaban, Sodom ve Gomore, Nur Baba

Şiir:Erenlerin Bağından, Okun Ucundan

Anı:Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı

 

Kemal Tahir(1910-1973)

Roman:Esir Şehrin İnsanları, Yorgun Savaşçı, Devlet Ana, Köyün Kamburu, Karılar Koğuşu

 

Orhan Kemal(1914-1970)

Roman:Eskici ve Oğulları, Baba Evi, Ekmek Kavgası, Tersine Dünya, Üç Kağıtçı, Cemile

 

Tarık Buğra(1918-1994)

Roman:Küçük Ağa, Osmancık, İbiş’in Rüyası, Firavun İmanı

 

Adalet Ağaoğlu(1929-)

Roman:Fikrimin İnce Gülü, Yazsonu, Bir Düğün Gecesi, Ölmeye Yatmak

 

Orhan Pamuk(1952-)

Roman:Beyaz Kale, Kara Kitap, Sessiz Ev, Kar, Masumiyet Müzesi, Benim Adım Kırmızı, Cevdet Bey ve Oğulları

 

Emine Işınsu(1938-)

Roman:Çiçekler Büyür, Sancı, Tutsak, Kaf Dağı’nın Ardında, Atlı Karınca, Azap Toprakları

 

Peyami Safa(1899-1961)

Roman:Fatih-Harbiye, Sözde Kızlar, 9.Hariciye Koğuşu, Yalnızız, Canan, Bir Teredüddün Romanı

 

Oğuz Atay(1934-1977)

Roman:Tutunamayanlar, Bir Bilim Adamının Romanı, Korkuyu Beklerken, Tehlikeli Oyunlar

 

Ahmet Kutsi Tecer(1907-1967)

Şiir:Orada Bir Köy Var Uzakta

Tiyatro:Köşebaşı, Bir Pazar Günü, Satılık Ev

 

Ahmet Muhip Dıranas(1909-1982)

Şiir:Fahriye Abla, Kırık Saz

Tiyatro:O Böyle İstemezdi, Olvido, Gölgeler Çıkmazı

 

Memduh Şevket Esendal(1883-1952)

Roman:Ayaşlı ve Kiracılar, Miras

 

 

 

AHMET HAMDİ TANPINAR’IN BURSA’DA ZAMAN ŞİİRİNİN TAHLİLİ(M.Kaplan)

Bursa’da Zaman

Bursa’da bir eski cami avlusu
Küçük şadırvanda şakıyan su
Orhan zamanından kalma bir duvar
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Elliyor dört yana sakin bir günü
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilahisi
Bir zafer müjdesi burada her isim
Sanki tek bir anda gün saat mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hala bu taşlarda gülen rüyanın
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devem vehmiyle
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası
Muradiye sabrın acı meyvası
Ömrünün timsali beyaz nilüfer
Türbeler camiler eski bahçeler
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene
Bu hayalde uyur bursa her gece
Her şafak onunla uyanır güler
Gümüş aydınlıkta serviler güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin
Başındayım sanki bir mucizenin
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billur bir avize Bursa’da zaman.
Yeşil türbesini gezdik dün akşam
Duyduk bir musiki gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kuran sesini
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlamış buldum tebessümünle
İsterdim bu eski yerde sesinle
Baş başa uyumak son uykumuzu
Bu hayal içinde Ve uykumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk
Havayı dolduran uhrevi ahenk
Bir ilah uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette
Beklide rüyası büyük cetlerin
Beyaz bahçesinde su seslerinin
Şiirin İçerik Yönünden İncelenmesi:
Bir metin üzerinde gerçekleştirilmiş değişiklikler her şeyden önce yazarın kendisiyle, onun ruhsal zihinsel yapısıyla ilgilidir.
Bu çalışmada amaç Bursa’da Zaman şiirinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ı resmetmenin yanında şiiri elden geldiğince mercek altına yatırmak olacaktır. Öncelikle Oğuz Demiralp’ın Tanpınar’ın bu şiir öncesi haliyle ilgili saptamalarını okuyalım:
can sıkıntısı içinde kentin sokaklarında o anıttan o anıta gezinmektedir. Eşyayla doğayla ilişkiye girmek, darlıktan genişliğe çıkmak o büyük dolgunluğu duymak istemektedir. Gelgelelim taş ağaç sanat eseri ve an hepsi bana kendilerini kapatıyorlar, beni mahremiyetlerinden kovuyorlar demek zorunda kalır. Karaya oturmuş umarsız gemiler gibi çöker bir kır kahvesine, kendine yakışmayacak sığlıkta, Schopenhauer’in çok silik kopyaları halinde karanlık düşüncelere dalar. Ancak ‘ihtiyar kahvecinin çok zarif bir hareketi onları olduğu yerde kesti.’ihtiyar kırmızı bir gülü şadırvanın küçük kurnasına fırlatıvermiştir. Hemen yürürlüğe girer ‘an ve aydınlık’.
Başlık: Bursa’da Zaman
Tanpınar’ın bu şiirinde karşımıza ikili bir gerçeklik çıkmaktadır. Şiirin ilk ismi Bursa’da Hülya Saatleri’dir. Bu ilk isimde daha öznel bir anlatım, bir ifade söz konusu iken ikincide daha çok genele vurgu yapılmaktadır.
Şiir sıralamayla yapılmış bir betimlemeyle başlıyor; cami avlusu, şadırvanda su bir duvar, ihtiyar bir çınar. ‘Küçük şadırvanda şakıyan su’ dizesinde su bir kuşa benzetilmiştir. Buradan şadırvanın bir kafese benzetildiğini görebiliriz. Şadırvan zaten kafese benzemektedir. Su tutsak bir kuş gibi algılanmıştır.
Tanpınar bu şiiri yazdığında 40 yaşlarındadır. Burada Tanpınar ile yaşlı Çınar arasında bir benzerlik kurulabilir. Tanpınar’ı anlayabilmek için çınar önemli bir basamaktır.
Tanpınar tarihseli ve bireyseli birlikte yaşamak isteyen bir şairdir. Birisini öne çıkardığında ötekini fon olarak kullanmıştır. İhtiyar çınar ile Bursa arasında parça-bütün ilişkisi vardır.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden
Burada gülmeyi niteleyen derinden sözcüğü gülme eylemini gizlileştirmektedir. Karşıdakinin derinden güldüğünü söylemek kendine pay çıkarmaktadır. Kendini başkalaştırmaktır.
Bir zafer müjdesi burada her isim
Sanki tak bir anda gün, saat mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hala bu taşlarda gelen rüyanın
Her ad bir zafer müjdesini çağrıştırdığına göre, tarihsel olan başarılı olandır. Ve burada Tanpınar başarılı olandan kendini uzak görmemektedir. Onlarla birdir. Onların bir parçasıdır.
Burada sanki tek bir anda gün, saat, mevsim derken zaman kısaltılıyor fakat bir sonraki dizede olabildiğince genişletilmektedir.
Cami avlusu ve Orhan zamanından kalma duvardan söz edildiğine göre taşlarda görülen rüya Osmanlı imparatorluğu rüyasıdır. Burada Tanpınar taşlarda geçmiş görmekte, hülyalara dalmaktadır.
Tanpınar bu şiirinde özel ad olarak Bursa dışında Yeşil türbe, Orhan, Gümüşlü, Muradiye ve Nilüfer’i anar. Aslında bu isimleri Tanpınar dünyasında yerli yerine oturtmak yalnızca bu tek şiirden yola çıkarak başarılamaz. Nilüfer deyince Nilüfer Hatun’a, onun Orhan Gazi ile ilişkisine oradan başka aşklara Osman Bey ile Şeyh Edibali’nin kızı aşkına, Abdurrahman Gazi’ye tekfur kızına açılır. Yeşil Cami ile birlikte son olarak Yeşil Türbe’yi buluyoruz. Böylece şiir yeşille sarılmış oluyor.
Orhan, Tanpınar için çok önemlidir. Bir buçuk asır bütün imparatorluk için model Orhan’dı. O bir başlangıç noktasını bir imparatorluk yapmakla kalmaz ona rahm ve şefkatin derinliğini de katar. Tanpınar bu şiirinde Orhan’ı bir baba gibi görmektedir.
Bu hayalde uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin
‘Bu hayalde’ kullanımı, bundan önceki anlatılanları konulaştırmakta, bölümleştirmektedir. Hatta aynı zamanda ikinci bölümün girişi ilk bölümün adını verir; Bursa’nın düşü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden
Ve mutlu bir portrenin çizgilerini sunuyor zihnimize.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billur bir avize Bursa’da zaman
Burada Tanpınar mucize kelimesini kullanarak Bursa’yı kutsallaştırıyor. Bir yandan da bir avize olan zamanı. Zira bu zamanın su sesi ve kanat şakırtısından oluştuğunun söylenmesi avize ile görünüş açısından bir ilinti kurar. Ancak bununla kalmaz. Yani görselliğe sesi mucizeyi katar. Burada tarihsel dönem görüntüye ve musikiye indirgenmiştir.
Yeşil türbesini gezdik dün akşam,
Duyduk bir musiki gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kuran sesini.
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.
Mehmet Kaplan ‘gezdik’ ifadesinden Yeşil türbe’nin sevgili ile birlikte gezildiğini çıkarıyor, ve bu konuda hiç kuşkusu yok.’Birinci kısmında Bursa’nın içinde gizli olan rüya ve manayı ortaya koyan şair, ikinci kısmında kendisinden ve sevgilisinden bahsediyor. Beraberce Yeşil Türbe’yi geziyorlar.
Çini ve Kuran sesi yine görüntü ve ses birlikteliğini işaret etmektedir. Çini sanatsal görselliği, Kuran sesi de hem sanatsal işitimi hem de tarihsel ve kişisel bir bağlantıyı işaret etmektedir. Ancak burada Tanpınar ile Kuran sesi arasındaki ilişi itikada değil geleneğe dayalıdır.
Bir ilah uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette
Belki de rüyası büyük cetlerin
Beyaz bahçesinde su seslerinin
Ölüm bir ilah uykusu olur elbette. Belki de büyük cetlerin rüyası, bu tılsımlı ebediyette, su seslerinin beyaz bahçesinde ölüm. Görüldüğü gibi ömür zamirleştirilmiş. Ölüm sözcüğü iki tümceyi birleştiren bir kavşak. Dolayısıyla bu kesitin tepe noktasıdır.
Şiirin Biçim Yönünden İncelenmesi:
Şiirin ölçüsü 6+5 hece ölçüsüdür.
Şiir bentlerden oluşmuştur.
Şiirin genelinde zengin uyak kullanılmıştır.
Uyak örgüsü düz kafiye şeklinde düzenlenmiştir. aa,bb,cc,dd,ee…….
Tema: Bursa’nın manevi değeri
Cumhuriyet devri Türk şiirinin biçim özelliklerini yansıtmaktadır. hece ölçüsü kullanılmış fakat dörtlük nazım birimi yerine bentlerden oluşan bir bütün ortay konmuştur.
Yazar Hakkında Bilgi
Yazar/Şair: Ahmet Hamdi TANPINAR (1901–1962)
İstanbul’da doğdu. Babasının memurluğu dolayısıyla çocukluğu Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük, Musul ve Antalya’da geçti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Çeşitli illerde ve Güzel Sanatlar Akademisinde öğretmenlik yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümüne Profesör olarak atandı.1939–1953 yılları arası milletvekilliği, Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişliği ve ilmi çalışmalar yaptı.24 Ocak 1962’de öldü.
Türk diline yeni bir söyleyiş getirmiştir. Şiirin bütünlüğünü korumuş, hece ölçüsünü en güzel şekilde mısralara uygulamıştır. Sağlam bir tarih bilincine ve kültürüne sahiptir. Milli tarih ve Türk kültürüne bağlı bir sanat anlayışı vardır. Şiirinde şekilden çok ahenge önem vermiştir.
Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in etkisindedir. Soyut kavramlara yer vermiştir. Çeşitli mecaz ve düşüncelerle dolu zengin bir anlatımı vardır.’Şiirde sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım.’ Diyen Tanpınar’ın şiir dili ve nesir dili arasında pek fazla ayrılık görülmez. Şiir, makale, deneme, biyografi, edebiyat tarihi, hikâye ve roman türünde eserler vermiştir. Roman ve hikâyelerinde olaylar, adeta tek bir insanın etrafında toplanmış gibidir. Sosyal hayatla ilgili acıları, neşeleri, sevinçleri, istekleri, umutları, insan psikolojisi ve zaman, eserlerine konu olmuştur.
Başlıca Eserleri:
Hikâye: Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Yaz Yağmuru,
Roman: Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Sahnenin Dışındakiler
Araştırma: 19.Asır Türk Edebiyatı Tarihi
Makale-Deneme: Yaşadığım Gibi, Edebiyat Üzerine Makaleler, Beş Şehir
Faydalanılan Kaynaklar
Türk Edebiyatı Tarihi 2 , M.E.B. Yayınları, İstanbul 2001
Şiir Tahlilleri, Mehmet Kaplan,Dergah Yayınları, İstanbul 2007

Çiçekler Büyür(Emine Işınsu)

 

Romanın Özeti

Roman, İlay’ın, sevdiği adamı, Mehmet Ali’yi, öldürdükten sonra çocukluğunda yaşadığı olayları hatırlamasıyla başlar.

Yıl, 1960’lardır. İlay, orta okul birinci sınıfta okumaktadır ve 12 yaşındadır. İlay, derslerinde çok başarılıdır. İlay ve ailesi Bulgaristan’ın Deliorman  Köyünde yaşayan bir Türk ailesidir. İlay’ın babası Kemal Efendi ve annesi Zehra gelin toprakta çalışan işçilerdir. İlay’ın dedesi, Hüseyin dede, ise çalışmaz. Zehra gelin İlay’ın doğumunda hastalandığı için kısır kalır. Bu yüzden İlay’dan başka çocuğu yoktur. Kemal Efendi karısının kız doğurmasından ve kısır kalmasından sonra hayata küser. Karısını ve kızını sürekli azarlar. Hatta onları adam yerine koymaz. İlay,okul zamanlarının dışında sürekli dedesiyle birlikte olur. Dede yaklaşık 100 yaşındadır. Bir çok savaş yaşamıştır. Dede, Osmanlı Devleti’ ne ve Türklüğüne son derece bağlıdır. İlay’ın Osmanlı Devleti’ni sevmesi ve Türklüğüne bağlı olması dedesinin sayesindedir. Çünkü, İlay’ı dedesi yetiştirir. İlay, okulda öğretmenlerinin sürekli Osmanlı’yı barbarlıkla suçlayıp, Rusları övmesine kızar fakat hiçbir şey yapamaz. Çünkü, Osmanlı taraftarı herkes işkenceyle öldürülür. Ayrıca İlay okuyup doktor olmak ister. Bu yüzden derslerde Rusları över.

İlay, Mehmet Ali, Fatma ve Vera sınıf arkadaşıdırlar. Vera Bulgar’dır. Mehmet Ali ve Fatma ise Türk’türler. Mehmet Ali Türk olmaktan son derece huzursuzdur. Çünkü köyde Türk olanlar adam yerine bile konmaz. Mehmet Ali’nin annesi kendini öldürmüştür. Babası, Con Ahmet, ise ahlaksız herifin biridir. M. Ali babasını sevmez.

Mehmet Ali ve İlay küçüklükten beri birbirlerine aşıktırlar fakat söyleyemezler. Çünkü sürekli rakip halindedirler ve inatçıdırlar. İlay ve Mehmet Ali orta okul üçüncü sınıfta seçkin komsomol olurlar. Yani küçük çocukları eğitmek için çeşitli görevlerde yer alırlar. M. Ali bir akşam İlay’ı sevdiğini söyler. İlay çok mutlu olur ve o da sevdiğini itiraf eder.

Bazı akşamlar gençlere konferans verilir. Konferanslarda Bulgar’ların Ruslar’a borçlu olduğu, Osmanlı Devleti’nin barbarlığından, Ruslar’ın Bulgar’a sürekli yardım etmesi gibi konular anlatılır.

Komsomol olan Stefan konferans için köye tayin edilir. Stefan 22 yaşındadır. Kollektif çalışmalarında İlay ve Stefan birlikte çalışmaktadırlar. Stefan, İlay’a aşık olur. M. Ali bu aşkı fark eder ve İlay’a söyler. Fakat İlay ilgilenmez . M. Ali’ye sonsuza dek onu seveceğini söyler.

Bir gün, İlay ve Stefan yalnız kalır. Stefan bunu fırsat bilir ve İlay’a sevdiğini söyler. Evlenme teklifi eder.

Fakat İlay Stefan’a önce doktor olmak istediğini söyler. Bir gün köyde bulunan camiye bir Türk bayrağı asılır ve duvarlara “Türklere muhtariyet”, “80 yıllık Bulgar esaretine son”, “Deli orman Türkleri’ne hürriyet” gibi yazılar yazılır. Bu suçu kimin işlediği aranır. İfade vermek için İlay belediyeye gider ve babasının bu suçu işlediğine dair bir raporu imzalaması istenir. Fakat İlay babasının suçuna inanmaz ve raporu imzalamaz. Babası hakkında yazılan rapor ile aslında İlay sınanmak istenir. Çünkü iyi bir komsomol dar boğazda babasına bile ihanet edebilmeli ki yeri geldiğinde Türkleri bir kalemde silip atsın. Raporu imzalamayan İlay, vatan haininin kızı olduğu için okuldan kovulur. Köyde tarım işçisi olarak çalışmasına karar verilir. Babası ise Şumnu’ya mahkemeye sevk edilir. Bir gün Stefan, İlay’a onun tekrar okula gelmesini sağlayacağını söyler fakat M.Ali’den ayrılmasını söyler. İlay bunu kabul etmez. M.Ali liseyi okumak için Veray ile birlikte Yenipazar’a gider. 3 yıl M.Ali ile İlay görüşemezler. Sürekli mektuplaşırlar. İlay’ın dedesi hastalanır ve ölür.Bu sırada İlay toprak işçiliğinden alınıp, kooparitife hademelik gibi bir işe verilir. Arif, Rıza, Fatma, İlay arkadaştırlar. Arif ve Rıza İlay’dan büyüktürler. Fatma Arif’e aşıktır. Rıza TEKEZESE’de şofördür. Arif ise iyi bir propagandacı olduğu için askerden döndükten sonra kollektifte çalışmaya başlar. Arif,Rıza,Fatma ve İlay köylerinde teşkilat oluştururlar. Diğer köylerdeki teşkilatlar ile irtibatı Arif sağlamaktadır.

İlay’ın annesi, kocasının yanına Şumnu’ya gider. İlay yazmış olduğu mektuplar ile çalışkan komsomol nişanlısının beynini bulandırmak ile suçlanır. İlay tekrar toprak işçisi olur. İlay annesi gittikten sonra Fatma’ların evine yerleşir.

M.Ali mezun olduktan sonra tekrar köye döner. Fakat köye dönmesinin sebebi seçkin komsomol kampına İlay’ı önermesi sonucunda M.Ali’den rapor hazırlanması istenir. Bu yüzden köye dönmüştür.

M.Ali İlay’a Peter Beron Eğitim Enstitüsüne kaydının yapıldığını söyler.Ayrıca  İlay’ın da yanında gelmesini ister fakat ülküsü uğruna fikirlerinden vaz geçmez.

M.Ali İlay’la evleneceğine dair söz verir ve okula gider.Birkaç ay sonra İlay,Stefan’dan M.Ali ileVera’nın beraber yaşadığını öğrenir.M.Ali gittikten sonra tekrar İlay’ı kollektif işleri sorumlusu olarak işe başlatırlar. 6,7 ay sonra Stefan evlenir.

M.Ali İlay’a mezun olduğunu yazar. Fakat kamptan sonra askere gideceğini yazar.

Bir gün Arif ölmüş olarak köy meydanına getirilir. Bunu gören Fatma elindeki bıçakla silahlı milislere saldırır ve oracıkta öldürülür. Bunu gören İlay ise “kahrolun gaddarlar,alçaklar,hainler” diye bağırır. Oracıkta bayılır. Gözlerini açtığında ise kendini bodrum katında bulur. Bodrum katında 10-15 kadın,kız vardır. Birkaç gün sonra İlay sorgu için götürülür. İlay gittikten sonra kadınlara milisler tecavüz eder. Stefan,Arif ölmesinden sonra Sofya askeri ceza evinde hela süpürme görevine verilir. M.Ali nişanlısının olaya karışmasından sonra sorguya çekilir ve İlay’ın asla Bulgar olmayı kabul etmediğini, marksizme samimiyetle inanmadığını anlatır.

İlay bodrumda birkaç ay kaldıktan sonra suçunun olmadığı gerekçesiyle yol ameleliği göreviyle başka bir yere gönderilir. Burada Anna ile tanışır. Anna yol ameliliği yapan kadınların sorumlusudur. Anna İlay’a iyi davranır ve onu korur,yedirir.

İlay’ın aslında korunmasının sebebi köylü onu sevdiği için sözlerine itibar eder diye düşünülmüş. Aslında Stefan’ın yanında sonradan işe başlamasının sebebi de budur. Çünkü Stefan kızı yetiştirecektir.

M.Ali eğitim merkezine iş için gönderilince İlay ile evlenip bölgesine gönderilmesi tasarlanır. Böylece halk daha çabuk kandırılacaktır.

M.Ali aldığı emirler doğrultusunda İlay ile evlenmek üzere İlay’ın çalıştığı yere gider. İlay,ilk önce M.Ali ile gitmek istemez fakat M.Ali’yi sevdiği için gitmeye razı olur. Önce kasabaya giderler daha sonra Türkiye sınırına yakın bir köye giderler. Orada küçük bir eve yerleşirler,M.Ali kamyon şoförlüğü yapmaktadır. Fakat M.Ali huzursuzdur. Çünkü sürekli gözlenmekten,takip edilmekten yorulmuştur.

M.Ali bir gün eve dönerken kaza yapar. Yaralı olarak eve getirilir. Daha sonra İlay ona bakar. Bir gün hemşire M.Ali’nin çantasını getirir. İlay çantayı karıştırır ve M.Ali’den şüphelenmeye başlar.Onun adının Peter Jivkof olarak değiştiğini öğrenir. Sınırda vurulacağını ve M.Ali’nin aldığı diğer emirleri öğrenir.

M.Ali, İlay artık her şeyi bildiği için onu öldüreceğini söyler. Fakat tabancasının çantasında olmadığını unutur.Masadan tabancayı alan İlay,M.Ali’yi öldürür. İlay yanı başında M.Ali’nin öylece kalakalır. M.Ali’yi sevdiğini içinden tekrar eder.

OLAY ÖRGÜSÜ

Bu romanın ana düğümü “M.Ali ile İlay aşkının nasıl sonuçlanacağını, M.Ali ile İlay’ın evlenip evlenmeyeceği”, İlay’ın aşkı için ülküsünden vazgeçip geçmeyeceğidir. Olay örgüsü bakımından roman son derece başarılıdır. Hiçbir abartı yoktur. Olaylar çok güzel olarak birbirleriyle bağlanmıştır. Olaylar gerek romandaki şahısların kişilikleri hakkında bilgi vermek,gerekse okuyucuyu M.Ali,İlay aşkının etrafında Bulgar Hükümeti’ nin Bulgaristan’daki Türk vatandaşlarının nasıl eziyet gördüğü,nasıl yok edilmeye çalıştığı hakkında bilgilendirmek için son derece başarılı kurgulanmıştır.

Ara düğümler:

 

1.)    Köydeki camiye Türk bayrağının dikilmesi ve bu suçu işleyen kişi olarak İlay’ın babasının, Kemal Efendi’nin, gösterilmesi.

2.)    Stefan’ın İlay’a sevdigini söylemesi.

3.)    M.Ali’nin orta okuldan sonra liseye devam etmek için Yenipazar’a gitmesi.

4.)    Arif Ağabey’in öldürülmesi.

5.)    M.Ali’nin partiye üye olduktan sonra emir alması üzerine İlay ile evlenmek üzere İlay’ın yanına gitmesi.

İlay, derslerinde son derece başarılı, çalışkan,akıllı,cesur,bir kızdır. Öğretmenleri sürekli Rusları övmesini,Osmanlı’nın barbar olduğunu söylemesi üzerine “Yoldaş öğretmen! Rusya’nın emekçileri yardım ettiğini söylediniz. Halbuki 1917 ihtilalinden beri değil mi,yani emekçi hakları,yani…” (syf:27) bunun üzerine öğretmen İlay’a Osmanlı barbarlığını anlatan bir yazı yazıp getirmesini söyler. Böyle bir olay sonucunda yazar M.Ali ile İlay’ın yakınlaşmasını sağlar. Çünkü İlay, ödevini M.Ali’ye yaptırır.

M.Ali’nin İlay ve Fatma’nın ormanda yaptığı oyuncak evi yakması, -Yaktım evinizi… dedi. (syf:58) Bu olay üzerine İlay,M.Ali’ye kızmaz. Yazar yine M.Ali ve İlay’ı yakınlaştırır. Bu olaylar ile M.Ali ile İlay aşkı git gide ateşlenir.

M.Ali ve İlay’ın iye komsomollar olması ve aynı görevlerde yer alması onları hep bir arada tutan olaylardır.

Yazar,M.Ali ile İlay’ı yakınlaştırdıktan sonra birbirlerine aşklarını itiraf ettirir.

“_Hayır,aldırışın,neden biliyor musun bana öfkelenişin,senin için kıymetliyim ben,bütün öbür adamlardan daha kıymetliyim! Herkesten kıymetliyim. Bunu bilmiyorsun,çünkü sende benim için öylesin..”(syf:116)

Yazar ara düğümleri iyi kurguladığı için romanda hiç bir olay bir birinden bağımsız değildir.

Köydeki camiye Türk bayrağını asılması olayı ile yazar merak unsurunu artırır. Çünkü bu olayda İlay’ın babası suçlu bulunmaktadır. Vatan haininin kızı olarak İlay okuldan kovulur ve tarım işçisi olarak çalışmaya başlar. Babası ise Şumnu’daki ceza evine gönderilir. İlay ve M.Ali şanlanırlar fakat M.Ali’nin lise öğrenimi için Yenipazar’a gitmesi ana düğümü iyice gerer.

Yazar bir taraftan ana düğümü gererken diğer yandan romandaki şahısları olaylara bağlı olarak romandan çıkarmıştır. Mesela,anne ve babanın Şumnu’ya gitmesi,Dedenin ölmesi gibi. Hüseyin dedenin romandaki bulunuş nedeni İlay’ın dinini,dilini,ırkını,Türk olduğunu kavratmak içindir. Dede,İlay’ı bilinçlendirdikten sonra ölmüştür.

Romandaki bütün ara düğümler hemen çözümlenmiştir. Yazar, romanda olayları verirken okuyucuyu bilgilendirmeye özellikle dikkat etmiştir.

Yazar, olaylarda sürekli İlay’ın ülküsüne bağlılığını vurgulamıştır. Öyle ki M.Ali’nin liseyi bitirdikten sonra tekrar köye yanına dönmesi ve İlay’dan kendisine tabi olmasını istemesi. Fakat İlay kabul etmez ve “_kendini öldür desen,daha az olurdu.” der. (syf:279) M.Ali’nin liseyi bitirdikten sonra Peter Beron Eğitim Enstitüsü’ne kaydı yapılmıştır. Yazar, M.Ali’yi sürekli İlay’dan ayıracak ; M.Ali’nin ne kadar beyninin yıkandığını,çıkarları doğrultusunda sevgilisinden bile vazgeçecek duruma nasıl geldiğini okuyucuya göstermektedir.

Arif’in köy meydanına ölü olarak getirilmesi sonucunda İlay “Kahrolun gaddarlar,hainler,alçaklar…” (syf:337) diye bağırır.Teşkilatın içinde olduğu anlaşılan İlay ve birkaç kişi bodrum katına kapatılırlar. Burada tecavüze uğrarlar. Zulüm görürler. Yazar,bütün bu işkencelere rağmen ülküsünden vazgeçmeyen bir kızı gözler önüne serer.

M.Ali’nin partiye üye olduktan sonra emir alması üzerine İlay ile evlenmek için İlay’ın yanına gelmesi. Yazar bu olay ile M.Ali’nin nasıl benliğini yitirdiğini, hayvanlaştığını göstermektedir. Kendini masumca seven bir kızın aşkını nasıl kendi çıkarları doğrultusunda kullandığını göstermektedir ve M.Ali’ye hak ettiği cezayı İlay tarafından öldürülerek vermiştir.

Yazar, romanın son derece etkili bitirmiştir. Ülküsü uğruna sevdasından, bedeninden vazgeçen bir kızı ortaya koymuştur.

Giriş bölümünde yazar romanın ana kahramanları hakkında bilgi vermiştir. M.Ali ve İlay’ın birbirlerine aşklarını itiraf ettirmiştir.

Gelişme bölümünde ise yazar, ikinci derecede kahramanları romana katmıştır. Bulgaristan’da yaşayan Türk halkına yapılan işkenceler, M.Ali, İlay aşkı etrafında anlatılmıştır. Rusya’nın Bulgaristan üzerindeki etkisi anlatılmıştır. İnsanların nasıl kimliklerinin yok edilmeye çalışıldığı anlatılmıştır. Türklerin nasıl ikinci sınıf insan muamelesi gördükleri anlatılmıştır. Okullarda Türk çocuklarına ve Bulgar çocuklarına nasıl komünizm benimsetilmeye çalışıldığı anlatılmaktadır.Türk kadınlarının doğum yapmalarının nasıl engellendiği,insanların bir lokma ekmek karşılığında nasıl köpek gibi çalıştırıldığı, Türk kızlarının zorla Bulgar erkekleri ile nasıl evlendirildiği,partiye karşı gelen öğrencilerin düzeltme kampında gördüğü eziyetler anlatılmıştır.

      Sonuç bölümünde ise yazar romanının başkahramanı olan İlay’ın beynini,bedenini ve sevdasını ülküsü uğruna feda edecek kadar cesur olduğunu vurgular. İlay için önemli olan vatanını,milletini tanıyan,bilen ve yükselten yeni nesiller yetiştirmektir.Yazar bunu vurgular ve romanı bitirir.

 

ŞAHISLAR DÜNYASI

I.Derecede Şahıslar:

 

Mehmet Ali Conof:

“Derken,gördüm onu. Yine saçları alnına dökülmüştü,kızıl;kumral iri bukleler…” (syf:8)

“İnce uzunluğundan yılanı,saçlarının renginden de kırmızıyı bulmuştun besbelli.” (syf :12)

“Hımm o çocuk yiğit biri olacak; duruşundan, bedeninden, kavga edişinden belli.” (syf:24)

“Partililer nezdinde itibarı pek yüksek: boşuna değil,beni görebilmesi için Kolçev izin verip,altına da jipi çekmişti!” (syf :268)

“İlay…Ben de babamı öyle hissettim,önümde…arkamda,dört yanımda!” (syf:271)

“Hayır, hayır..sadece korktum İlay,bana zarar geleceğinden korktum.” (syf:356)

“Bir fayda tutturmuştum, milliyetini inkar ettim, fakat işte ,dediğin gibi beceremedim, ait olduğum yere iade ettiler beni.” (syf: 388)

Mehmet Ali, Can Ahmet’in oğludur.Annesi ise kendini öldürmüştür. Mehmet Ali aslında Türk’tür. Fakat o Türk olmaktan her zaman utanmıştır. Ona göre Türk olmak tutsaklıktır. Mehmet Ali son derece faydacı bir tiptir. Sürekli yükselmek ne müfettiş olmak hayalleri peşindedir. Yükselmek yani istediği mevkiyi elde etmek için İlay’a olan aşkından vazgeçecek kadar adi ve iki yüzlüdür.Mehmet Ali,babasından nefret etmektedir. Hatta yaşadığı köyden nefret etmektedir. Küçükken hep, bir gün köyü yakacağını söyler. Mehmet Ali,duygularını her zaman bastıran bir tiptir. Yazar bu kahramanı ile okuyucuya bir insanın nasıl dilinden, dininden,ırkından vazgeçirileceğini son derece mükemmel olarak göstermektedir.

İlay Eminofa:

“Çünkü…dedi.Senin gibi küçük onlar, hem de çelimsiz, hem de beyaz!”  (syf: 11)

“Hüseyin be,şu senin kızında iş var, akıllı, cesur.”(syf: 13)

“Abe hem inatçı, hem nazlı, hem…işte güzel diyelim”(syf: 24)

“O günler sarı saçlarımdan hiç memnun değilim.Rengini soluk buluyor,sıklığı uzunluğundan dolayı taramakta güçlük çekiyordum.”(syf: 39)

“…İlay iddia ettiğin gibi bencil, içine dönük, yalnız kendini düşünen biri olsaydı,dava için bunca çalışmazdı.İlay’ın özünden önce, ülküsü gelir.”  (syf: 258)

“…Sonra iyi rol yapardı,karşısındakini iyi kandırırdı, mesela bütün o attığı nutuklar, gayet etkiliydi, inanırdınız içtenliğine…Ama sonra gülüp, geçerdi. Bütün yaptıklarını gayesi için vasıta bilirdi.”(syf: 353)

İlay, romanın baş kahramanıdır. İlay küçük, çelimsiz, inatçı, çalışkan bir tiptir. İlay son derece cesur bir kızdır. Ülküsü uğruna her şeyi göze alan bir tiptir. Mehmet Ali’ye deliler gibi aşıktır. İlay hangi durumda nasıl davranacağını bilen bir tiptir. İlay’da aslında iki yüzlüdür fakat İlay’ın iki yüzlülük etmesi bir zorunluluktur. Aksi halde partiye yani devlete ihanetten zulüm görüp öldürüleceğini bilmektedir.

İlay’ın her yaptığı işle ülküsüne hizmet amacı gütmektedir. İlay romanda Türk kadınını temsil etmektedir. Son derece çalışkan, inatçı sürekli kendini geliştiren bilgilendiren bir kızdır.

Con Ahmet:

 

“Alman işgali sırasında, çapulculuk yapıp yapıp dağa kaçmıştır. Ruslar geldiği zaman dağdan inip, halk mahkemesine üye olmuş, ilk günlerin kargaşalığında parti de kaydetmiştir onu. Partili Con Ahmet…(syf: 33)

“Con Ahmet’in belli bir işi olmadığı gibi…(syf: 44)

“Con Ahmet sadece meraklı biriymiş, meraklı…o kadar!(syf: 125)

Con Ahmet, Mehmet Ali’nin babasıdır. Con Ahmet son derece ahlaksızın biridir. Karısı intihar etmiştir. Con Ahmet, sürekli Mehmet Ali’nin babasına ne kadar benzediğini görmekteyiz.

KEMAL EFENDİ:

“Dedemden çekinmese küfür ederdi mutlak.(syf: 18)

“Geniş, iri kemikli, kalın çizgili bir yüzü var Kemal Efendinin. Gözleri büyük sarı… Bıyıklarına özen gösteriyor olmalı,uçları yukarı doğru kıvrık,sarı. Saçları koyu kumraldı,bir hayli döküldü. Annemin solukluğuna karşı, onun yüzünü hep al basmıştır. Burnu ise, yüzünün ortasında orta boy bir kabak dolması gibi (galiba en çirkin yeri, burnu). Ucu da kabak dolmasının ağzını kapatan domates parçası gibi, kırmızı”(syf: 104)

“-İyi bir emekçidir. İşinden ve o gün yiyeceği ekmekten gayri bir şey düşünmez, bir erkek çocuğu sahibi olamadığı için hayata küskün yaşar, insanlarla hatta aile fetleriyle bile ilgi kurmaz, kendi yarattığı yanlızlığın içinde yaşar.”(syf: 157)

“Demek soyunu s…tiğimin kahpeleri…demek, vay, hangi susak ağızlı…” (syf: 169)

“…Pek güçlü kişilik sahibi bir baba, macera dolu yaşantısında hep başarılı olmuş…derken bir küçük kız, varlığı parıltı saçıyor çevreye, babayı taktığı yok ve ezik, korkan bir kadın!”(syf: 259)

Kemal Efendi, İlay’ın babasıdır. Küfürbaz adamın tekidir. Bir erkek çocuğu sahibi olamadığı için hayata küskündür. Karısına kötü davranmaktadır. İlay’ın doğumundan sonra çevresinden utanır olmuş ve kabuğuna çekilmiştir. Babasının baskısı vardır üzerinde.

ZEHRA GELİN:

“Onun topraktan çalışmaktan çirkinleşmiş, kalınlaşmış, kızarmış elleriyle, yüzünü örttüğü görünce şaşırdı.”(syf: 19)

“İnce bedeni, hep iki büklüm, boynu eğik, gözleri korkulu ve suskun.”    (syf: 19)

“Bana minnetle baktı, çok iri mavi gözlerinde yine yaşlar toplanıyordu, yüzü bembeyazdı.(syf: 20)

“Zaten iri olan gözlerini açıp, büsbütün irileşti. Soluk yüzünde gözleri kocaman, mavi kır mineleri gibi… Tülbenti sıyrılmış, saç diplerindeki aklar belli. Alnında iki derin çizgi, bu son hastalıktan sonra iyice çöktü, elmacık kemikleri fırladı. Ağzı genişçe, dudakları kalın. Onun dudaklarının kırmızısını hiçbir şey solduramadı…(syf: 102)

Zehra gelin, İlay’ın annesidir. Son derece güzel bir kadındır.İlay’ın doğumunda rahatsızlandığı için kısır kalmıştır. Bunun sonucunda kocası ile arası açılmıştır. Kız doğurduğu için kocası tarafından sürekli aşağılanmıştır. Kocasını çok sevmektedir fakat kocası tarafından sevilmediği için içine kapanık, hayata küskün bir kadındır. Sessiz sakin bir kadındır. Namusludur.

Hüseyin Dede:

“Hüseyin Pehlivan’ın gri gözleri hala hançer pırıltısında…”(syf: 14)

“…dedem, neşriyatın tesirine daha çok inanıyorlardı.(syf: 15)

İlay’ın dedesidir. Yaklaşık olarak 100 yaşındadır. İlay’ı bilgilendiren kişi dedesidir.

 

Fatma:

“Toparlacık bir yüzü, uzun kumral saçları, ela gözleri var. Gülünce yanaklarında çukurlar beliriyor, çenesi zaten çukur, hepsi birleşince çok sevimli oluyor.”  (syf: 49)

“Fatma boğazına düşkündü;…(syf: 50)

“Fatma’nın dünyaya her zaman hayretle bakan gözleri,biraz irileşti:”(syf: 55)

Fatma,İlay’ın arkadaşıdır. Fatma’nın annesinin adı Zühre’dir. Fatma Mehmet Ali ve İlay’a göre biraz tembeldir,Arif’e aşıktır.

Arif Ağabey:

“Belki benden altı-yedi yaş büyüktü ama, uzun boyundan mı; aşık, ciddi suratından mı, Arif’i pek yaşlı bulur, ondan çok çekinirdim(syf: 57)

“Büsbütün zayıflamış, yanık derisi iskeletine yapışmış.Konuşup, yürürse sanki kemikleri takır tukur ses verecek.Dört köşe, gergin yüzünde elmacık kemikleri iyice fırlamış, çekik gözleri büsbütün çukura kaçmış…”(syf: 92)

“Ama iyi propagandacı,çok iyi..”(syf: 203)

Arif, İlay’dan yaşça büyüktür.Arif son derece, tedbirli bir gençtir.Arif, köyde kurulan teşkilatın reisidir.Türkiye’den çeşitli kitaplar getirilmesine yardımcı oluyor.Arif çok dikkatlidir.Çok iyi bir propagandacı olduğu için askerlikten döndükten sonra kollektifte çalışmaya başlamıştır.

Rıza Ağabey:

 

“Arkadaşlar’dan Rıza ağabey, Yeni Pazardan liseyi bitirebilmiş… Köye döndükten sonra, manga başılığa talip oldu. TEKEZESE’de şöförlük alabildi. Muntazam çalışır, suskundur, emredileni yapar ve gölgeler ardına çekilir. Tıknazca, kumral bir genç adam, ne o kimseye ilişir, ne de kimse ona.Annesi çocukken ölmüş, babası 44’ün Halk Mahkemelerinde idama mahkum edilmiş, yalnız yaşar… Stefon, güvenir Rıza’ya.(syf: 89)

“Bir kere,Rıza çok uzunu hesap edemez, bilirsiniz çabuk heyecana kapılır. İleriyi düşünmeden,elde bulunanı hemen değerlendirmek ister,bu onun huyu!(syf: 255)

Rıza’da teşkilatın içindedir. Rıza, Arif’in reis olmasını çekemez.Sürekli onu kıskanır. Rıza daha fazla kavgacıdır. Teşkilatın biran önce harekete geçmesini ister. Ona göre ölmek önemli değildir. Ona göre yaşananlar gelecek nesillere örnek olacaktır. Arif ise eğitimin şart olduğunu savunmaktadır. Arif’in öldürülmesinin sebebi aslında Rıza’nın ihbar edilmesi yüzündendir. Rıza romanda önemli bir şahıstır. Çünkü Arif’i ihbar etmekle çok önemli bir ara düğümün atılmasını sağlamıştır.

Stefan Karova:

 

“Konferansçının Şumnu il Komsomol Merkezi’nden Stefon isminde biri olduğunu söylediler, bizim köye tayin edilecekmiş. Orta boylu, toparlak kafalı bir genç adam. Kıvır kıvır sarı saçları… İnce çerçeveli yuvarlak gözlüklerinin altında, gözleri boncuk mavisi.Yanakları şişman, kırmızı, parlak…”(syf: 56)

“Gözün doysun Stefon,bir karın var köyde. Yenipazar’da ise metresin, hala aklın bende.”(syf: 326)

Stefon komsomol eğitim sorumlusudur.İlay’dan yaşça büyüktür. İlay’ıçok sevmektedir ve bunu İlay’a söyler. Stefon’ın romanda bulunuş gerekçesi aslında Mehmet Ali-İlay aşkını biraz daha ön plana çıkarmak içindir. Stefon çapkındır. Aslında korkağın biridir.

Vera:

 

“Vera pek güzel bir kızdı. Daha doğrusu o zamanlar güzel sanıyordum, çünkü benimkilerin aksine, kara gözleri ve kara saçları vardı.”(syf: 34)

“Vera;tombulca, esmer, güzel!Omuzlarına döktüğü saçlarını kıvırmış, dudaklarına al boya sürmüş…(syf: 206)

Vera, İlay’ın arkadaşıdır. Aslında rakibidir de. İlay, M.Ali’yi İlay’dan kıskanmak tadır. Çünkü Vera da M.Ali’yi sevmektedir. Vera, Bulgar’dır. Babası patide çalışmaktadır. Amacı, M.Ali’yi elde etmektir ve bunuda becermiştir. Her ne kadar M.Ali’yi kendine aşık edememişse de onu bedenen elde etmeyi başarmıştır.

2. DERECEDE ŞAHISLAR

Ahmet Ağabey-Şerife Aba:

 

“Ahmet ağabeyin iyimser, yuvarlak yüzü, kirpiksiz saf mavi gözleri Şerife ablanın her zaman aşık duran, kızgın yüzü, iri yeşil gözleri…” (syf:192)

Şu şahıslarda teşkilatın içindedirler.

Mehmet:

 

Hafize teyzenin torunudur. Mehmet, aslında vatanına, milletine, ülküsüne bağlı kişilerin yetiştiğini göstermek için kullanılan bir semboldür.

Mehmet’de Türk’tür. Mehmet çalışkan, akıllı, cesur bir çocuktur.

Anuşka:

“Yatağa uzanıp, Anuşka’yı düşünmeye başladım. Bu kez gözümü epey yukarılara dikmiştir, kız, Gazelov’un yardımcısıydı… ufak tefek, incecik bir şey;sarışın mavi gözlü. Küçük masum bir yüzü var, ancak görünüşü kararlı ve kendinden emin…”(syf: 355)

Mehmet Ali, Anuşka ile İlay arasındaki benzerlik gördüğü zaman Anuşka’dan kopamamıştır. Mehmet Ali yıllarca İlay’dan uzak kalmasına rağmen onu unutamamıştır ve adeta her gördüğü kadında İlay’ı aramaktadır.

Zeliha Abla:

“Zeliha abla,en güzelleri… güçlü kuvvetliydi, severek çalışırdı toprakta. Onu seyrederken canlı olduğuna hissederdim…”(syf: 34)

Zeliha abla da teşkilatın içindedir.

Süleyman Gavazof :

 

“Esmer bir adam, ip gibi, ince uzun. Kafasıda uygun bedenine,sanki tam olurken, tepesinden çekip uzatmış biri. Olgunluk yarım kalmış uzama tamamlanmış. Dar ve çıkık alnının hemen altında, küçük, kara, pırıl pırıl gözleri, yanakları çökebildiği kadar içeri girmiş burnu…(syf: 119)

Komsomol çalışmalarında halkı bilgilendirmek, halkın beynini yıkamak için konferans veren bir adamdır.

Anna:

 

“Anna, ayı Mançeva’nın yardımcısı, kadınların sorumluluğu onda. Tanıdığım en saf, en iyi insanlardan biri, kırkına yaklaşıyor herhalde kumru gibi yumuşak, sevimli pembe beyaz bir kadın. Koca ela gözleri, kıvır kıvır kumral kirpikleri var, yanakları gamzeli kısa kumral saçları iri dalgalı, elleri, ayakları yumuk yumuk…(syf: 366)

“Anna’nın hayatı”(syf: 366-367)

Anna son derece iyi niyetli bir kadındır. Burada yazar İlay yol ameliliği için başka bir yere gönderildiği zaman Anna’yı romana sokmuştur. Şayet Anna olmasa idi okuyucu İlay’ın bu kadar işkenceye, kötülüklere, açlığa küçük bedeninin nasıl dayandığı konusunda şüpheye düşecekti ve romanı abartılı bulacaktı.

Anna,İlay’ı çok sevmiştir ve İlay’ın tekrar eski güzelliğine, sağlığına kavuşmasını sağlamıştır.

Mançeva:

 

Mançeva İlay’ın yol amelesi olarak çalışıldığı yerde ki manga başıdır. Son derece iri yarı bir adamdır. Zevkine düşkündür.

“Mançeva’nın en büyük zevki kadınlar çalışırken,kıçlarına bir kamçı indirmek,… Bazılarını ise,gece barakasına alıyor.”(syf: 382)

Boris Karanfilov:

“DSN Espiyonaf Seksiyonu Başkanı”(syf: 372)

“Ne düşündüğü suratında hiç belli olmayan, alabildiğine yumuşak hatlı, kaba saba bir adam.”(syf: 372)

“Karanfilov;Rodoplar’daki canavar, işkence makinası; Harekatı yürüten gizli emniyet şeflerinden birisi…”(syf: 409)

Selim Bilalof: Parti müfettişi

Kovaçev: Parti sekreteri

Yoldaş Vera:Öğretmen

Angel Nastasof: Yeni tayin edilen Parti Sekreteri

Yoldaş Gazelov: DSN İkinci Sekreteri

Dimitri: Manga Başı

Mariya Klisarova:Mehmet Ali’nin İlay’ı aldattığı başka bir kadın

SÖZÜ EDİLEN ŞAHISLAR

-Vasil                           -Çakır İsmail

-Mahmut Necmettin    -Emin Pehlivan

-Yusuf Ağa                  -Çalak Ali

-Ethem Ruhi Bey         -Dursun

-Aziz Bey                    -Salihof

-Murat                          -Sarı kız

 

 

 

=ESER HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME=

 

Çiçekler Büyür, Mehmet Ali-İlay aşkı etrafında Bulgaristan’da yaşayan Türklerin çektiği ıztırapları, okuyucuya anlatmaktadır. Yazar, eseriyle okuyucuyu bilgilendirmek istemektedir. Bu yüzden yazar vermek istediği herşeyi yalın olarak vermiştir. Okuyucuya tahmin etme hakkı bırakmamıştır. Yazar, olaylar ile şahısları birbiriyle son derece uyum içinde kullanmıştır. Eserde mekanlar çok geri planda kalmıştır. Olaylar ve kişiler ön plana çıkmıştır. Yazar, okuyucuya vermek istediğini doğrudan vermiştir.Özellikle şahısların iç konuşmalarına yer vermiştir.

“Hakikaten anlaya biliyor muydum dedemin söylediklerini,ne kadarını? Bilemem. Hissettiğim pek çok şey var.”(İlay)(syf: 63)

“Bütün mesele duasını yapmak mıydı?… Tamam,diyorsunuz… Akşamları dizlerinin dibine oturur,gün ışığıncaya dek, yüzünü seyrederdim.”(Hüseyin Dede)(syf: 70)

“Bulgarca’yı ne kadar iyi bilsek de. Üniversite kapıları bizlere kapalı,bilhassa bu son yıllarda yoldaş Gazavof,bunu biliyorsun. Yani Türkçe’nin yasaklanması ile Üniversiteye kabul arasında bir alaka yok. İş ki senin gibi göze girmiş bir partilinin kızı veya kısrağı olalım.”(İlay)(syf: 120)

“Neden faydadan bahsettin be kız, öleceğimde hançeri yüreğime saplayan sen mi olacaksın!.. Benim faydamdır sana faydalı olan … anlasana. Beni seviyorsun, nasıl sevgiyse… deniz gibi besbelli,…(M.Ali)(syf: 189)

“Sıkıntı içime çörekleniyor, yüreğim o kadar ağırlaşıyor ki, taşıması zor. Neden uğraşıyorlar, bizi kendi halimize bırakmıyorlar… Kırmızı saçlı şeytanım, dön artık”(İlay)(syf: 250)

Okuyucuya iç konuşmaları okuduğu zaman roman kahramanlarının tutum ve davranışlarını, kişiliklerini daha iyi kavramaktadır.

     Romanda fictif(varsayılan)zaman hakimdir. Çünkü İlay’ın Mehmet Ali’yi öldürdükten sonra yaşadıklarını hatırlamasıyla roman başlar.

 

     Yazar sadece birkaç yerde okuyucuya kozmik (gerçek) zaman götürmektedir.

“Seni çok seviyorum Mehmet Ali!”Gürültüden sonra kulağıma çarpan bu sakin ses, benim sesimdi… Derken… hafızamın bir köşesine gömülüp kalmış bir hatıra kımıldayıp, canlandı…(syf: 1)

”Gerçek bir sevda mıydı dedemin ki? Bu sualin cevabını düşündüğüm çok oldu… Of! Kırlangıç kanadıyla havaya çizilmiş bir masalmış sevdan! Beni de oyaladı yıllar yılı… Oysa nedir bilir misin gerçek olan; sevda dolu öz yüreğini hançerlemek ve vücudunda bunca çok muymuş kan?..(syf: 71)

“Kırmızı yılan Mehmet Ali, Mehmet Ali kırmızı yılan… Mehmet Ali… Mehmet… Derken, dağlardan kopup gelen deli bir sel misali hatıralar boşandı; tek tek,teferruatlı. Şimdi, herşeyi hatırlıyorum.(syf: 17)

Yer romanda son derece geri plana itilmiştir. Yazar adı geçen yerler hakkında hiçbir bilgi vermemiştir. Mesela, Razgart, Şummu, Deliorman, Yenpazar gibi köy adları geçmektedir. Fakat bilgi yoktur. Yine romanda mekanlar hakkında bir bilgi görememekteyiz. Sadece birkaç yerde yazar mekanı anlatmıştır. Mesela Mehmet Ali’nin gitti Han Asparuh Politeknik Lisesi Hakkında bilgi vardır.

“Tarif etmiş mektebini, şehrin güneyinde iki katlı, saçı boyalı, eski sitil bir binaymış.Şumnu yolunun sol tarafına düşüyormuş.”(syf: 237)

Yazar, romanda zamanı okuyucuya genellikle mevsimler ya da kişilerin yaşlarını ortaya koyarak hissettirmektedir. Dil ve üslup olarak yazar akıcı bir anlatımı vardır. Yazar olayları I.tekil kişinin ağzından anlatmıştır. Romanda geriye dönüş tekniğini kullanmıştır. Yazar şahısların günlük konuşma dilini esere yansıyarak kişilerin daha fazla benimsenmesini sağlamıştır. Mesela, romanda”abe”, “nanca”, “kızan” kelimelerinin çok sık kullanıldığını görmekteyiz.

“-Kemal, “abe” Kemal müjdeler olsun, kurtuldu Zehra gelin, kurtuldu!     (syf: 22)

“Hepsi lazım, hepsi. Çünkü çok taze, yeni tomurdu! Yeni… Ama bilmem ki benim ”nanca” zamanım kaldı,yetecek miyim ona?”(syf: 13)

“Hüseyin be, şu senin “kızanda”iş var, akıllı, cesur.(syf: 13)

Roman, vaka, vaka kuruluşu, konu ve teması bakımından başarılıdır. Eserde hiçbir olay havada kalmamıştır. Romanda çok doğru zamanda olaya yeni kişiler eklenmiş veya olaydan kişiler çıkarılmıştır.

Ağızlarda Oluşan Ses Olayları

Aşağıda sıralanan Ses Olaylarından bazıları Ağız özelliklerinden kaynaklanır ve sadece söyleyişle ilgilidir. Bu kelimelerde görülen Ses Olaylarıyazı diline yansıtılmaz. Konuşma diliyle yazı dilinin birbirine mümkün olduğu kadar yaklaştırılması, söyleyişe ait bu özelliklerin kültür diline, ortak dile taşınmamasıyla sağlanacaktır. Esasında gündelik dilde de söylenmemesi gereken bu ses olaylarının yazıya geçirilmesi yazım yanlışlarını ortaya çıkarır.

Türkçenin Ses özellikleri iyi bilinmekle herhangi bir kelimenin Türkçe olup olmadığı kolaylıkla ayırt edilebilir. Ana dile sahip çıkma bilinciyle anlamdaş kelimelerden Türkçe olanları seçmek de kolaylaşır. Ses ve yapı özelliklerine göre Türkçe olan Kelimeler kullanmaya özen gösterilmelidir.

1.Hece düşmesi 

Peş peşe gelen ve sesleri birbirine benzeyen hecelerden birinin düşmesidir: alıyor (<ala yorır), başlayım (<başlayayım), budur (<bu durur), pazartesi (<pazar ertesi), söyleyim (<söyleyeyim). Sevmiyorum, sevmiyom, bilmiyorum, bilmiyom

2.Tekleşme

Genellikle alınma kelimelerdeki aynı cinsten ve yan yana bulunan iki ünsüzlerden birinin dilin ses özelliğine uyarak düşmesidir: Edebiyat > edebiyat, hammâl > hamal, kemmiyyet > kemiyet, medeniyyet >medeniyet.

Not: Bu tip düşmelerin pek çoğunun yazıda bu haliyle yazımları doğru kabul edilecek kadar yaygınlaştığına dikkat ediniz.

3.Ünlü birleşmesi

İlki Sesli biten, ikincisi Sesliyle başlayan ve her zaman birlikte kullanılan birleşik kelimelerde, peş peşe gelen Seslilerin kaynaşarak bir ünlü hâline gelmesiyle ortaya çıkan ses olayıdır: bulamaç (<bulama+aş), cumartesi (<cuma+ertesi), Delorman (<Deli orman), kahvaltı (<kahve+altı), nasıl (<ne+asıl) niçin (<ne+için).

Not: Ünlü birleşmesinden kaynaklanan bu düşmelerin bazılarının yazı diline de geçtiğine dikkat ediniz. Pazar ertesi, pazartesi, Cuma ertesi, cumartesi, sütlü +aş = sütlaş, sütlaç

4.Hece kaynaşması

ğ, h, y zayıf ünsüzleri bazen iki ünlü arasında eriyerek kaybolur, kalan iki ünlü kaynaşarak tek ünlü olur. Dolayısıyla bir hece eksilmiş olur: âbi (< ağabey), ayol (< ay oğul), eczane (< eczâhâne), eyvallah (< eyi vallah), pastane (< pastahâne), peki (< pek iyi). Oğul+an oğlan

kayın +ana = kaynana, kayın +ata = kaynata, posta + hane= postane

Not: Bu tip kaynaşmaların pek çoğu yazı diline de geçmiştir.

5.Yer değiştirme (göçüşme)

Kelimedeki iki  Sessizin yer değiştirmesi şeklinde ortaya çıkan ve ağızlarda çok görülen bir ses olayıdır: gibi-bigi, cereyan-ceyran, çömlek-çölmek, ekşi-eşki, gömlek-gölmek, ileri-ireli, kibrit-kirbit, kirpi-kipri, kirpik-kiprik, köprü-körpü, lânet-nalet, memleket-melmeket, Meryem-Meyrem, ödünç-öndüç, öğrenmek-örğenmek, sarımsak-samırsak, toprak-torpak, yalvarmak-yavralmak, yüksek-yüsgek. Bu örneklerde birinci şekiller doğru, ikinciler yanlıştır.

6.Benzeşme (asimilasyon)

Kelime içinde bir araya gelen seslerden birinin diğer sesi kendisine benzetmesi demek olan benzeşme, Türkçede çok görülen ses olaylarından biridir. Benzeşme, yan yana gelen sesler arasında olabileceği gibi uzakta olan sesler arasında da mümkündür.
Türkçenin ses kurallarının çoğu, benzeşmeyle yakından ilgilidir. Bunlardan en önemlileri ses uyumlarıdır. (Ses uyumları için bkz .)

Benzeşme, çeşitli şekillerde görülür:

 a) İlerleyici benzeşme

Önceki ünsüzün, sonraki ünsüzü kendine benzettiği benzeşmedir: anlamak > annamak, bunlar> bunnar, karanlık > karannık, nişanlı > nişannı, samanlık > samannık, yazsınlar > yazsınnar.

 b) Gerileyici benzeşme

Sonraki ünsüzün, önceki ünsüzü kendine benzetmesi olayıdır: birlikte > billikte, gözsüz > gössüz, kalmazsa > kalmassa, tarla > talla, terli > telli, türlü> tüllü.

 c) Oluşum noktası benzeşmesi

Kelime içinde yan yana bulunan seslilerden birinin diğerini kendi oluşum noktasına çekmesi olayıdır: Anbar, onbaşı, çarşanba, penbe, perşenbe kelimelerindeki b dudak sessiz yanındaki n’yi kendi oluşum noktasındaki bir diğer dudak ünsüzü olan m’ye çevirerek kelimelerin ambar, ombaşı, çarşamba, pembe, perşembe şekline dönüşmesine sebep olmuştur.

7.Ses değişmeleri

Bir sesin başka bir sese dönmesiyle ilgili ses olayları aşağıda sıralanmıştır:

a)Orta hece ünlüsünün yumuşaması

Orta hecenin vurgusuzluğu ve y sesinin zayıflığı sebebiyle orta hecedeki geniş ünlünün daralması olayıdır: başlıyor (<başla-yor), diyor(<de-yor), gülmüyor (<gülme-yor), yiyor(<ye-yor).

b)Sedalılaşma (yumuşama)

Kelime sonunda iki ünlü arasında kalan p, ç, t, k sedasız seslerinin sedalılaşarak b, c, d ve g’ye dönmesidir: çorap+ı > çorabı, genç+i > genci, kanat+ı > kanadı, konak+a > konağa.
Tek heceli kelimelerin çoğunda ve sedalılaşma olduğunda anlamı değişecek kelimelerde yumuşama olmaz: atı, haçı, saça, suçu, otu.

c) Aykırılaşma

Birbirine benzeyen veya aynı olan iki ünsüzden birinin başkalaşmasıdır: ahçı (<aşçı)*; aktar attâr), muşamba (<muşamma).Türkçede ikiz ünlü (şedde) bulunmadığı için alınma kelimelerdeki ikiz ünlüden biri değişmiştir.

Bunların dışında da ses değişiklikleri vardır: inmek – enmek, demek –dimek, yemek – yimek (e – i); börek – bürek, büyük – böyük, güzel – gözel (ö – ü); kuş – guş, koyun – goyun (k – g) parmak – barmak, pastırma – basdırma (p – b); ben – men, binmek – minmek, boncuk – muncuk (b – m); ögmek – öğmek – övmek, dögmek – döğmek – dövmek, (g-v); kogmak-koğmak-kovmak (ğ-v); tag>dağ.

Uyarılar:

1. Dildeki bu ses olaylarından sadece söyleyişte kalanlarla yazı diline geçenler arasındaki farklara dikkat ediniz: ombaşı – onbaşı, Istambul – Istanbul, gelcekler – gelecekler, barmak – parmak, bilmeyor – bilmiyor vb. örneklerde olduğu gibi.

2. Ses özellikleri ve ses olaylarının kelimelerin imlâsıyla doğrudan ilgili yönle¬rine bilhassa dikkat edilmelidir: trend – tirend, spor – sipor, uğur – uur, biçki – biçgi, içki – işgi, gazete – gaste / gazte, memleket – melmeket, eczahane – eczane, sütçü – südcü, işçi – içci, çift – çif, gibi örneklerde önce yazılanlar doğru, sonrakiler yanlıştır.

3. babası, altışar gibi örneklerdeki s, ş ünsüzleri koruyucu ünsüz (yardımcı ses) değildi.

–> başka bir kaynak için aşağıdaki linke tıklayın arkadaşlar. pdf dosyası açılacak.

http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/taed/article/viewFile/1167/1160

Han Duvarları Şiiri Tahlili (Mehmet Kaplan)

HAN DUVARLARI
-Osmanzade Hamdi Bey'e-
    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
    Bir dakika araba yerinde durakladı.
    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,     
    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...     
    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,     
    Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.     
    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!     
    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,     
    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...     
    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,     
    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,     
    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...     

 Ellerim takılırken rüzgârların saçına
    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.     
    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,     
    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.     
    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.     
    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince     
    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.     
    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.     
    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,     
    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,     
    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan     
    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,     
    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...     
    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine     
    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine. 

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;     
    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,     
    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,     
    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.     
    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri     
    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya     
    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.     
    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,     
    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı     
    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler     
    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...     
    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,     
    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;     
    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,     
    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...     

 Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,     
    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken     
    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;     
    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa     
    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;     

    "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan     
      Baba ocağından yar kucağından     
      Bir çiçek dermeden sevgi bağından     
      Huduttan hududa atılmışım ben"     

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.     
    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;     
    Araya gitti diye içlenme baharına,     
    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

  Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri     
    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,     
    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...     
    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,     
    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,     
    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden     
    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,     
    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;     
    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...     
    Gönlümde can verirken köye varmak emeli     
    Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"     
    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana     
    Biz menzile vararak atları çektik hana.     
  
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş     
    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    "Gönlümü çekse de yârin hayali     
      Aşmaya kudretim yetmez cibali     
      Yolcuyum bir kuru yaprak misali     
      Rüzgârın önüne katılmışım ben"     

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde     
    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    "Garibim namıma Kerem diyorlar     
      Aslı'mı el almış haram diyorlar     
      Hastayım derdime verem diyorlar     
      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"   

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

    Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
    "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    Dedi:     
           "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...     
    Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.     
    Aradan yıllar geçti işte o günden beri     
    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,     
    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..     

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL 
HAN DUVARLARI
 
“Han Duvarları” şiiri, muhteva bakımından başlıca üç varlığa ait çeşitli unsurların birleşmesiyle meydana gelmiştir. Anadolu coğrafyası, Anadolu insanı (hanlarda rastlanan yolcular, bilhassa koşmanın parçaları ile muztarip bir hayalet gibi her menzilde şairin karşısına çıkan meçhul halk şairi Maraşlı Şeyhoğlu) ve şairin kendisi.
 
Bunlardan birincisi, şiirde en geniş yeri tutuyor. Şair, at arabası ile yaptığı üç günlük seyahati boyunca görmüş olduğu manzaraları en küçük teferruatına kadar bir tablo gibi göz önüne seriyor.
 
Bu cephesiyle şiir, realist bir tasvir şiiri karakteri taşır. Yalnız burada dış âlem tamamiyle objektif bir gözle görülmemiştir. Şair, şiir boyunca kendi varlığını hissettiriyor. Gördüğü şeylerin kendi üzerinde bırakmış olduğu tesirleri, uyandırdığı his ve hayalleri de anlatmaktan geri kalmıyor. Objektif unsurlarla sübjektif unsurların, dış âlemle insanın birbiriyle karşılaşması, şiire lirik bir hava veriyor.
 
Maraşlı Şeyhoğlu’nun gözle görünmeyen, fakat bu coğrafyanın âdeta her tarafına sinmiş olan manevî varlığı, şiirin en mühim unsurlarından birini teşkil eder. “Han Duvarlarının içinde dağıtılmış olmakla beraber Maraşlı Şeyhoğlu’na izafe edilen koşmanın muhtelif parçalarım bir araya getirirsek müstakil bir şiir teşkil ettiğini görürüz. Fakat böyle bir ameliye neticesinde şiirin asıl gövdesinde büyük bir boşluk kalır. Bu da gösterir ki, Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasıyla asıl şiir arasında sıkı bir münasebet vardır. Ve asıl olan Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasıdır. Bütün şiir âdeta onu kucaklama, ona bir çerçeve teşkil etmek için yazılmış gibidir. “Han Du-varlan”nda birçok mısralar Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşması için hazırlık yapmak ve onu değerlendirmek maksadıyla yazılmıştır.
Bu yapı tarzı derin bir mâna taşır: Maraşlı Şeyhoğlu, bu coğrafyanın ruhudur; daha doğru bir deyimle, bu topraklarda yaşayan muztarip insanların temsilcisi veya sembolüdür.
 
Şiirin muhtevasını teşkil eden üç unsur, coğrafya, Maraşlı Şeyhoğlu ve şairin kendisi bir noktada birleşirler: Gurbut duygusu. “Han Duvarları”na başlan sona kadar bu duygu hâkimdir. Bu duygu sâyesinde şiir kuvvetli bir bütünlük kazanıyor.
 
Bu duygu, dış âlem ve orada yaşayan insanlarla ilgili olmakla beraber, bizzat şairin kendi durumuyla da yakından alâkalıdır. Denilebilir ki, bu duygunun asıl kaynağı, dışardan ziyade şairin içindedir. İlerde verilecek örneklerde görüleceği üzere, Anadolu coğrafyası ve insanı, başka şairlerde, başka duygular uyandırmıştır.
 
Faruk Nafiz’in Anadolu’yu bir gurbet diyarı olarak görmesi şu sebeplerle izah olunabilir:
1.       İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
 
mısraından da anlaşılacağı gibi o, hayatında ilk defa gurbete çıkmaktadır. Alışkanlıklarına bağlı olanlar, bilhassa içe dönük bir mizaca sahip bulunanlar, yabancı bir muhite girdikleri zaman onu yadırgarlar. Burası aslında iyi bir yer de olsa onları tedirgin eder. Çevresi ile uyuşmazlık, insanlarda yalnızlık hissini doğurur. Birçokları, bu duygularını dış âleme aksettirirler. Bu bakımdan hayatında ilk defa yabancı bir âlemle karşılaşan şairin, gurbet duygusu hissetmesi tabiîdir.
 
2. Faruk Nafiz’in Anadolu’ya bakış tarzında, İstanbullu olmasının da tesiri vardır. İstanbul ile Anadolu her bakımdan birbirinden farklı manzaralar arz eder. İstanbullular, Anadolu’yu, hemen daima gidilmesi hoş olmayan bir yer telâkki etmişlerdir. Hüzünlü, hattâ trajik bir mâna taşıyan “taşra” kelimesi bu davranışı çok iyi anlatır. Fetih’ten itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi olan ve aydınların çoğunu içinde barındıran İstanbul, yüzyıllar boyunca edebiyatçıların hayata ve memlekete bakış tarzlarını tayin edici bir rol oynamıştır. Bunu “taşra” (dışarı) kelimesinin de kuvvetle belirttiği üzere, bir “içe kapanma” olarak tavsif edebiliriz. İstanbul, güzel manzaraları, ihtişamlı âbideleri, zengin ve çeşitli yaşama şartları ile yalnız Dîvan şairlerinin değil, Tanzimat’tan Cumhuriyet devrine kadar gelen ve çoğu İstanbul’da yaşayan Türk edebiyatçılarının da Anadolu ve Anadolu insanını görmelerine engel olmuştur. Anadolu ve Anadolu insanının hayatına dair bir yığın akisle dolu olan Halk edebiyatına karşı esas itibariyle İstanbul’da teşekkül eden yüksek tabaka yahut aydınlar edebiyatında “taşra” pek az bir yer tutar.
Cumhuriyet’ten önceki Türk edebiyatında Anadolu, ancak batıdan gelen realizm cereyanının tesiri altında, uzaktan ve kısmen görülebilmiştir. Türk aydınlarının Anadolu’yu doğrudan doğruya tanımaları ancak I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, İstiklâl Savaşı esnasında ve bilhassa devlet merkezinin Ankara’ya nakledilmesi sayesinde mümkün olmuştur.
 
Cumhuriyet’e hemen takaddüm eden II. Meşrutiyet devrinde bile Türk edebiyatına memleket gerçekleri ile pek ilgisi olmayan İstanbul çevresinin doğurduğu ve beslediği ideolojiler, hayaller ve ütopiler hâkimdir. Boğaziçi’nde Aşiyan’ında kapalı olarak yaşayan Fikret, II. Mcşrutiyet’tcn sonra topluma ve dış dünyaya açıldığı zaman hak, hürriyet, terakki ve insanlık gibi bir takım mücerret kavramlarla memleketi ve dünyayı kurtarabileceğini zanneder. Halûk’un Defteri bu mücerret kavramları heyecanlı bir hitabetle müdafaa eden şiirlerle doludur. Safahat’ında İstanbul’a ait gerçekçi birçok tasvirlere rastlanmakla beraber, Mehmet Âkif de düşünce ve hayalini muhayyel bir İslâm coğrafyası içinde dolaştırır ve gerçekleşmesi imkânsız bir hayalden başka bir şey olmayan İttihad-ı İslâm ideolojisini gaye edinir. Ziya Gökalp ve diğer Türkçüler, destan ve tarihin kafalarında yarattığı bir Turan ülkesi ve ülküsü peşinde koşarlar. Yahya Kemal, batmakta olan imparatorluğun kalbinde uyandırdığı derin ıztırabı, onun şanlı hâtıralarını anmakla telâfiye çalışır. Gerçekle zaten hiçbir ilaisi olmayan Ahmet Haşim, var olup olmadığını kendisinin de bilmediği bir “O Belde” hülyası ile avunur.
I. Dünya Savaşı’nda imparatorluğun yıkılması, Türkiye’nin düşmanlar tarafından istilâ edilmesi, aydınların dikkatini Anadolu’ya çevirir. Savaş kazanıldıktan ve yeni bir devlet kurulduktan sonra Anadolu’ya giden aydınlar orada şimdiye kadar unuttukları veya müphem olarak farkına vardıkları acı gerçeklerle karşılaşırlar: Çıplak bozkır, fakir ve zavallı Türk köylüsü. Bu karşılaşma onlarda bir şok tesiri uyandırır. Cumhuriyet devri Türk edebiyatı bu şokun akisleri ile doludur.
 
“Han Duvarları”, işte bu dönüş esnasında yazılmıştır. Bu bakımdan o, tarihî ve temsilî bir değer de taşır. Bu şiirde biz, İstanbullu bir şairin, Anadolu gerçeği ile ilk temasının içinde uyandırdığı akisleri görürüz.
 
3. Şiire hâkim olan gurbet duygusunun başka bir kaynağı daha vardır: Moda ve gelenek. Gurbet temi Türk edebiyatında çok işlenmiş bir konudur. Bilhassa Halk şiirinin moda olmağa başladığı Mütareke devrinde, tarihî ve sosyal şartların da tesiriyle, pek çok gurbet şiiri yazılmıştır. Bu akıma uyan Faruk Nafiz de “Han Duvarlarımdan önce bu temi ihtiva eden manzumeler kaleme almıştır. Bunlardan biri, şairin edebî kültürünün yeni idrak tarzını tayin edişini ve gerçekle temas neticesinde neler kazandığını göstermesi bakımından dikkate şayandır. “Gurbet” adını taşıyan bu eserinde şair, bir sahil köyünü tasvir eder. Manzara gayet güzeldir. Bununla beraber şair, yine de içinde bir gurbet duygusu hisseder. Okuyucunun da mukayese edebilmesi için bu manzumeyi buraya alıyoruz:
GURBET
 
Bu köy ıssız bir diyar, münzevîler beldesi…
Kayalardan yükselen coşkun bir kaval sesi
Sahilleri kaplayan bir gümüşten buğudur.
Gözlerimin daldığı ufuk bu engin sudur:
Ne yarlarından güller şafaktan ziya diler,
Ne üstünde kımıldar ince, narin gemiler…
Deniz gökten lekesiz, bugün yarından güzel.
Bu iklîmin sabahı akşamlarından güzel.
Kırları gölgemde ben dolaşırken yan yana
Benzetirim kendimi bir sürüsüz çobana.
Burda garip ruhumun söndü bütün hevesi:
Bu köy ıssız bir diyar, münzevîler beldesi/»
 
Aynı temi ihtiva eden iki şiir arasındaki fark, duygudan ziyade duyu plânında-dır. “Han Duvarlarının dokusunu ören intihaların çoğu doğrudan doğruya dış âlemden gelir. “Gurbet” şiirindeki peyzaj ise, daha ziyade “şairane” ve “itibarî”dir.
 
Bu nokta, hem psikolojik, hem estetik bakımından çok mühimdir. Edebî eseri “itibarîlik”den kurtaran şey, sanatçının doğrudan doğruya dünya ve hayatla temasa gelmesi, başka bir deyimle “yaşantı”sıdır. “Yaşantı”, edebî esere gerçeklik vehmi veren canlı ve müşahhas unsurların kaynağıdır.
“Han Duvarlarından önce birçok Türk şairi Anadolu’yu konu olarak ele almışlardır. Bunların başında daha Servet-i Fünun devrinde Anadolu’ya yönelmiş yeni bir şiir görüşünün öncülüğünü yapan Mehmet Emin gelir. Türkçe Şiirler kitabında “Biz Nasıl Şiir İsteriz”<2) manzumesinde fikirlerini ortaya koyarken, Anadolu köylerinin ve köylerde yaşayan insanların da kısa tasvirlerini yapar. Fakat bilhassa “Anadolu” başlığını taşıyan şiirinde Anadolu insanını daha geniş olarak ele alır. Burada aslî unsur aç ve sefil bir köylü kadındır. Mehmet Emin onunla karşılaşmasını anlatırken şöyle diyor:
 
Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
Yürüyordum; Sararmıştı yaylalar;
Yürüyordum; Ekilmişti tarlalar.®
 
“Han Duvarları” ile karşılaştırılınca burada tasvir edilen manzaranın ne kadar uydurma olduğu açıkça görülür. Şair, dış âlemi duyularına göre değil, şairâne muhayyilesine göre çiziyor. Ayrıca bu dekor ile aç ve sefil köylü kadın arasında bir ilgi de yoktur. Irmakların aktığı, yaprakların döküldüğü ve tarlaların ekildiği böyle bir coğrafya içinde sefaletin pek bulunmaması gerekir.
Zaten şairin maksadı da coğrafyayı anlatmak değil, köylü kadının sefaletini teşhir etmektir. Fakat çizmiş olduğu portre de, dekor kadar “itibarî”dir. Şiirinin son kısmında çektiği nutuktan da anlaşılacağı üzere, Mehmet Emin’in esas gayesi, şahsî hayat tecrübesini anlatmak veya güzel bir şiir yazmak değil, Anadolu’ya karşı kayıtsız kalan İstanbul aydınlarını uyandırmaktır. Fikrini köylü kadına söyleterek şöyle diyor:
 
– Ah efendi, bize karşı İstanbul
Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi
Taşraların hayvanlık mı nasibi?
 
“Han Duvarlan”nı yazarken Faruk Nafiz de, o devre hâkim olan “memleket edebiyatı” fikrinden hareket etmekle beraberi) şiirine didaktik veya ideolojik bir mahiyet vermemiş, estetik plânda kalmıştır. “Han Duvarlan”na hâkim olan prensip, fikir değil, duyu ve duygudur. Onu canlı kılan da bu özelliğidir.
Yine Faruk Nafiz’den önce Anadolu’dan bahseden başka bir şair, Rıza Tevfik, onu şanlı tarih yönüyle yücelttikten sonra, insanlarını ve tabiat manzaralarını şöyle tasvir ediyor:
Hep gaziler ordan gelip geçtiler,
O çaylardan abdest alıp içtiler.
Memleketler feth eyleyip göçtüler,
Erenlerin durağıdır o eller!
 
Her bir vîran köşesinde bir er var,
Türbelerde nece nece server var;
Bilmem nerde böyle mutlu bir yer var?
Ulu Kâ’bc toprağıdır o eller!..
 
Ormanında türlü kuşlar ötüşür,
Çayırında gürbüz koçlar itişir;
Tarlasında altın başak yetişir,
Gölgesinde gam dağıdır o eller!..<5>
 
Burada Rıza Tevfik’in Anadolu insanına ve coğrafyasına Mehmet Emin ve Faruk Nafiz’den de farklı bir zaviyeden baktığını görüyoruz. O da Mehmet Emin gibi Anadolu’yu şahsî hayal tecrübesine ve duyularının verilerine göre değil, peşin bir ta-‘ rih anlayışına ve muhayyilesinin yarattığı “itibarî” bir tabiat görüşüne göre tasvir ediyor. Cumhuriyet devrinde Anadolu’yu anlatan yüzlerce şiir<6), hikâye, roman, piyes ve deneme yazılmıştır. Bunlarda birbirinden ayrı manzaralara, tiplere ve görüşlere rastlarız. Bu, Anadolu’nun çeşitli cepheleri bulunan bir âlem olmasından başka, ona bakan insanlar arasındaki mizaç, kültür ve dikkat farklarından da ileri gelir.
Bu kısa karşılaştırma gösteriyor ki, Faruk Nafiz’in Anadolu’ya bakış tarzı, tesiri altında kaldığı devir ve edebî cereyanlarla ilgili olmakla beraber, onu bizzat yakından görmüş olmasına dayanır. Daha önce de söylediğimiz gibi, onu “itibarî-ük”ten kurtaran, şahsî hayat tecrübesidir. Faruk Nafiz, bu şiirini, 1923 yılında Kay-seri’ye öğretmen olarak giderken, yolda edindiği şahsî intiba ve ilhamlarıyla yazmıştır. Şiirin lirik bir hikâye tarzında yazılmış olmasının sebebi de budur.
 
“Han Duvarları”nda dış âlemden gelme objektif unsurlar büyük bir yekûn tutuyor. Şair, yolculuğunda görmüş olduğu hemen her şeyi kaydediyor. Ulukışla, Orta Anadolu, Toros Dağlan, Niğde, İncesu, Erciyeş, Araplıbel’i gibi yer adlarında da görüldüğü üzere, mekân iyice belirtilmiştir. Yolculuk üç gün sürüyor. Şairin seyahatini araba ile yapmış olması, dış âleme ait varlıkları teferruatlı bir şekilde görmesini, Anadolu coğrafyasının haşin gerçeğini yakından yaşamasını mümkün kılmıştır. Bugünün süratli vasıtaları ile aynı intibalar edinilemez; sürat ve konfor dış âleme ait idraklerin teferruatına siler ve intibaları yumuşatır. “Han Duvarlan”na devir, biraz da araba ile giriyor.
Şiirin muhtevasını teşkil eden unsurlar kronolojik olarak (üç gün) sıralanmıştır. Yolculuk sabahları başlıyor, karanlık basınca sona eriyor. Bu basit zaman tablosu, şiirin kompozisyonunu tayin etmiştir.
 
“Üç gün”, “sabah ve akşam”dan sonra şiire tesir eden üçüncü zaman unsuru “mevsiırTdir. Seyahat, mart ayına rastlıyor. Manzaranın çıplak oluşunda bunun da rolü vardır. Başlangıçta dış âleme hâkim olan renk, “sarılık”tır:
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı.
 
Peyzajı teşkil eden başlıca unsurlar yüksek dağlar, nihayetsiz ova ve bitmeyen yollardır. Bunlar şairde sürekli bir boşluk, yalnızlık ve ölüm duygusu uyandırır.
 
İkinci gün yola çıkıldığı zaman, bulutların arkasında ısıtmayan bir güneş görünür. “Bu sonsuz yollar”da giderken, bir geçidi aşınca, birdenbire, karlı bir manzara beliriyor. Yeknesak sarı rengin yerini yine yeknesak bir beyazlık alıyor. Dış âlemin baştanbaşa soğuk beyaz bir renge bürünmesi, şairde, yine bir ölüm intibaı uyandırıyor:
 
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü.
 
Üçüncü günün devamı iki mısra ile kısaca belirtilmiştir. Eserinin sonunda, şair, seyahatinin intihalarını teferruatından sıyırarak, âdeta Anadolu coğrafyasının sembolleri olan iki unsurla hülâsa ediyor: Hanlar ve yollar!
 
Oldukça yeknesak ve lüzumundan fazla teferruatlı olan bu coğrafî tasvirin fonksiyonu, daha önce de söylemiş olduğumuz gibi, Anadolu hakkında canlı bir intiba vermektir. Bu coğrafyanın umumî olarak bıraktığı psikolojik lesir, sürekli bir gurbet duygusudur. Dış âlem, âdeta insanı itiyor ve kendi içine kapatıyor.
Şiirin ikinci unsuru, insanların içine sığındığı kapalı mekân, yani hanlardır. Dış âlemin gayri beşerî manzarası ile bir nevi “ev içi” durumunda olan hanlar arasında bir tezat vardır. Şair, Anadolu insanını bu kapalı mekân içinde bize daha yakından tanıtıyor; fakat dış âlemin tesiri bu insanlarda devam ediyor. Handa toplanan yolcular âdeta bu coğrafyayı kendi varlıklarında taşıyorlar. Gurbet onların içlerine sinmiş ve çehrelerine damgasını basmıştır. İlk durakta rastlamış olduğu insanları, şair, şöyle tasvir ediyor:
 
Bir devâ bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lâmbanın ışığı
Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer âyet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler.
 
Tamamiyle göze hitap eden bu tablo, şair kasdetmemiş bile olsa, Anadolu coğrafyası ile Anadolu insanı arasındaki münasebeti çok iyi hissettirir. Dış âlemin boşluğu ve sertliği, bu insanları kendi içlerine itmiş ve âdeta mistik yapmıştır. Gerçekten de Anadolu insanının duyuş tarzında, Halk edebiyatında görülen santimantalizm ve tasavvuf edebiyatında en güzel ifadesini bulan derûnîlik, saadeti varlık ötesinde arama iştiyakında bu coğrafyanın büyük tesiri vardır.
Aynı coğrafyanın buna tamamiyle zıt gibi görünen başka bir tesiri, kahramanlık duygusudur. Kahramanlık da mistisizm gibi aslî kuvveti kendi benliğinde bulmak değil midir? Dış âlem tarfından reddedilen insan, dayanak noktasını ya tabiatın üstünde bir varlıkta yahut da kendi içinde arar. Anadolu coğrafyası yüzyıllar boyunca iki insan tipi yaratmıştır: Veliler ve kahramanlar!
 
İkinci duraktaki yolcular daha canlı ve heyecanlıdırlar. Ocakta çatırdayan çalılarla ısınarak birbirlerine haydut veya kurt masalları anlatırlar. Birincilerin içe dönük, mistik görünüşleri ile bunların duyuş tarzları arasında bir tezat vardır. Bu tezat, az önce izah etmiş olduğumuz gibi, insanla coğrafya arasındaki temel uyuşmazlıktandır. Köroğlu’nun:
 
Hemen Mevlâ ile sana dayandım
 Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey!
 
mısralarında söylediği gibi, ıssız, dağlık arazi, sosyal baskıdan kaçan insanlar için emin bir barınak teşkil eder.
 
“Han Duvarlan”nda Anadolu insanını temsil eden asıl şahıs, şairin kendisine izafe ettiği bir koşma ile varlığı kuvvetle hissedilen Maraşlı Şeyhoğlu’dur. O, Anadolu insanının birçok özelliklerini kendisinde toplar. Onun hayatına hâkim olan duygu da gurbet duygusudur. Fakat bu duygu, coğrafyadan ziyade sosyal durumla ilgilidir. Maraşlı Şeyhoğlu sürekli savaşlar dolayısıyla on yıl sılası olan “Kına Dağı’ndan, baba ocağından ve yar kucağından” uzak kalmıştır. Coğrafya kadar savaşlar da Anadolu insanının kaderinde ve duygularının teşekkülünde mühim bir rol oynamıştır.
 
Maraşlı Şeyhoğlu’na izafe edilen koşma, asıl şiirden hem vezin, hem şekil, hem de muhteva bakımından farklıdır. Bu fark, şehirli şairle halk şairi, daha geniş bir mânada şehirli ile halk arasındaki farka tekabül eder. Şehirli şairin Anadolu coğrafyası ve insanı karşısında almış olduğu tavır, pasif bir seyirci tavrıdır, o bu âleme sadece gözleriyle iştirak eder. Her şey ona dıştan bakılan bir manzara olarak gözükür. Objektif ve realist tavrının sebebi, karşısında bulunduğu dünyaya yabancı olmasıdır.
 
Maraşlı Şeyhoğlu, Anadolu coğrafyası ve tarihi ile birleşmiş, onun bir parçası haline gelmiştir. Keza o kendi içinde pasif değil, aktiftir. İçinde yaşadığı dünya onun için seyredilen bir manzara değil, kendi hayatına karışan ve kaderini tayin eden trajik bir unsurdur.
 
Faruk Nafiz, şiirinin ortasına halk şiiri geleneği tarzında bir koşmayı yerleştirirken, belki de sadece bir şekil yeniliği yapmağı düşünmüştür. Fakat yazmış olduğu koşma kendi tarafından kaleme alınmış olsa da, onun vasıtasıyla burada dile gelen, halk geleneği, halkın sesidir.
 
Burada mühim bir noktaya işaret edelim: Halk şiiri, Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasında görüldüğü üzere, esas itibariyle tasvirî değil, liriktir. Onda dış âlem insanın hayatına, ferdî macerasına girer ve onunla birleşir. Bundan dolayı halk şiirinde “Han Duvarları”nın diğer kısımlarında olduğu gibi objektif tasvire, tablo halinde seyredilen dış âleme nâdir olarak rastlanılır. Kendi ıztırapları içine gömülmüş olan insan, dış dünyayı bir tablo gibi seyredemez.
 
Maraşlı Şeyhoğlu’na izafe olunan koşmada aslî unsur coğrafya değil, bütün bir hayattır. Bu hayata hâkim olan, duygu ve ıztıraptır. Burada da ayrılık ve gurbet duygusu bahis konusudur, fakat onların aslî kaynağı coğrafî değil, tarihî ve beşerîdir.
 
Anadolu insanının birçok özelliklerini kendisinde toplayan Maraşlı Şeyhoğlu temsilî yahut başka bir deyimle sembolik bir mâna da taşır. O, vatan müdafaası için huduttan hududa koşan köylü Mehmetçik’tir. On yıl, sılası olan “Kına Dağı’ndan, baba ocağından ve yar kucağından” uzak kalmıştır. Şair burada Cumhuriyet devrinden önce Anadolu halkını mahveden savaşlara telmih yapıyor: Balkan Savaşı, Birinci Dünya Harbi, İstiklâl Mücadelesi… Tarihî ve İçtimaî durum, onu bir kuru yaprak misali rüzgârın önüne katmış, oradan oraya sürüklemiş, takatsiz bırakmıştır.
Maraşlı Şeyhoğlu’nu asıl üzen, on yıl süren savaş veya huduttan hududa atılmış olma değildir. Son kıta, pek çok Mehmetçiğin başına gelmiş olan bir faciayı ortaya koyuyor: O vatan müdafaası için savaşırken, köyünde kalan Aslı’sını başkaları almıştır. Bunun haberi Maraşlı Şeyhoğlu’nu verem etmiştir. Şiirde dış âlemin objektifliğine karşılık, Maraşlı Şeyhoğlu, sadece acı dolu koşması ile varlığını hissettiren bir hayaletten ibarettir. O yalnız manevî bir varlık olarak mevcuttur. Kendisini benzettiği Kerem gibi, sevdiği varlığın peşinde, dağ taş demeden, yaza kışa aldırmadan dolaşan ve neticede yok olan bir efsane kahramanıdır.
 
Şair, Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşması ve manevî varlığı karşısındaki duygularını da kısaca belirtiyor. İlk durakta rastladığı dört mısra için:
 
Bu dört mısra değildi sanki dört damla kandı
 
diyor. Kendisi gibi şair olması dolayısıyla ona “arkadaş” diye hitap ediyor. Artık savaşın bittiğini ve huduttan yârine götürdüğü şanın onu memnun edeceğini söyleyerek teselliye çalışıyor.
İkinci menzilde okuduğu dört mısra, şairin kalbine “ateş gibi” giriyor. Üçüncü menzilde şair, Maraşlı Şeyhoğlu’nun âkıbetini sezdiren “bir ölüm rüyası” ile uyanıyor. Ve baştıcunda son dörtlüğü görerek “yanıyor”. Hissediyor ki, birçoklan gibi, o da “gurbet çıkmazı”nda yaya kalmış, hayduda veya kurda postunu vermiştir.
 
Anadolu coğrafyası karşısında şairin duyduğu his, daha ziyade ferdî ve şahsî bir korkudur. Maraşlı Şeyhoğlu onda derin bir ıztırap, merhamet ve sempati hissi doğuruyor. Bu yaklaşmada kendisinin bizzat yaşadığı gurbet duygusunun da payı vardır. Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, hanlar, hanlarda rastlanan insanlar nasıl Anadolu peyzajının unsuru iseler, Maraşlı Şeyhoğlu, yahut daha geniş bir deyimle Halk edebiyatı da bu peyzaja dahildir. Şiirde bunların hepsi, şahsî bir yaşantının peşinde birbirine bağlı olarak görülmüş, duyulmuş ve idrak olunmuştur.
“Han Duvarları”nın yapısına daha önce yer yer temas ettik. Şiirde bu bakımdan dikkati çeken en mühim özellik, biri şehirli, ötekisi halk tabakasına mensup iki şairin karşılaşması ve bunların vezin, kafiye ve muhteva bakımından birbirinden farklı eserlerinin birleştirilmiş olmasıdır. Böyle bir terkibin arkasında, İkinci Meşrutiyet devrinin en büyük kültür hareketi olan milliyetçilik ve halkçılık fikri vardır. Bir fikir özlem ve bazen deneme şeklinde Şinasi’den itibaren son çağ Türk edebiyatında çeşitli bakımlardan “halka doğru gitme” cereyanının mevcut olduğunu biliyoruz. İkinci Meşrutiyet devrinde bu hareket bütün Türk edebiyat ve kültürünü temelinden değiştirici bir hale gelmiştir. İlk gençlik yıllarında bu akımın kuvvetle tesiri altında kalan Faruk Nafiz, ilkin aruz vezni ile romantik şiirler kaleme alırken, daha sonra milliyetçi ve memleketçi harekete katıldı, hattâ Cumhuriyet’in ilk yıllarında onun şampiyonu oldu. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’e karşı bu akımın en büyük temsilcilerinden birisi olarak alkışlandı.^7)
 
Faruk Nafiz’in “Han Duvarları”nda yapmış olduğu yenilik, o devirde aynı derecede kuvvetli olan iki temayülü, memleketçi gerçekçilik ile Halk edebiyatından faydalanma fikrini birleştirmeğe çalışmasıdır. Mehmet Emin realistti. Fakat Halk edebiyatı geleneğinden faydalanmamıştı. Türkçüler Ziya Gökalp’ın da tesiri ile tarihî ve destanı bir romantizme kapılmışlardı. “Han Duvarları”, devrin özlediği gerçekçilik ile Halk edebiyatı terkibinin başarılı ilk denemelerinden birisi olmuştur. Bu devirde muhtelif şairler, hikâyeciler ve romancılar, esas itibariyle batıdan gelen realizm cereyanı ile millî kültürün en büyük kaynaklarından birisini teşkil eden Halk edebiyatını ve folkloru birleştirmeğe çalışmışlardır. İlerde bu denemelerin çeşitli örneklerini göreceğiz.
 
“Han Duvarları”nın yapısını tayin eden ikinci prensip malzemenin kronolojik olarak sıralanmasıdır. Faruk Nafiz’in kendi şiiri ile Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasının dörtlüklerini aralıklı olarak birbirine karıştırması, eserine sadece muhteva bakımından değil, yapı bakımından da bir zenginlik kazandırmıştır. Bununla beraber, Maraşlı Şeyhoğlu’nun, han duvarlarını âdeta bir kitap sahifesi gibi kullanarak, her birine bir dörtlük yazması ve bunların tesadüfen mükemmel bir koşma vücuda getirmesi teknik ve estetik bir oyundan başka bir şey değildir.
 
Bu özelliklerin dışında şiir umumiyetle manzum bir hikâye karakteri taşıyor. Bu hikâye karakteri şiirin üslûbunda daha kuvvetli olarak kendisini gösteriyor. Anlatış tarzı, cümle kuruluşları, fiil çekimleri, realist teferruat hep hikâyeden gelir. Daha ilk mısralarından itibaren kullanmış olduğu lüzumsuz objektif sıfatlar -yağız atlar, meşin kırbaç, demir yaylar- şairin realist bir maksat güttüğünü gösterir. “Fotoğraf realizmi” adı verilebilecek olan bu üslûp, hemen hemen şiirin dış âlemi tasvir eden bütün mısralarına hâkimdir: Sarı toprak, çıplak ağaçlar, yüksek Toros dağları, uzun bir kışın soldurduğu etekler, bozuk düzen taşlar, yola benzer bir su v.s.
 
Şair, hissî davranışını, çok orijinal olmayan bazı sübjektif sıfat ve benzetmeler le belirtiyor. Şiire hâkim olan umumî ifade tarzı basit ve sığ bir hikâye üslûbunu aşmıyor. Dış âlemin objektifliğine bağlı kalmak isteyen şair, imajlara nadir olarak baş vuruyor:
 
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar,
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,
Kar değil gökyüzünden yağan beyaz ölümdü.
 
Son mısralarda geçen “beyaz karanlık” ve “beyaz ölüm” tezatları Servet-i Fü-nuncuların orijinal renk sıfatlarını ve bu nevi tezatlardan hoşlanan Abdülhak Hâ-mid’i hatırlatıyor.
 
Şiir, harekete dayandığı için cümlelerin büyük bir kısmı çekimli fiillerden mürekkeptir. Ve umumiyetle sade ve basittir. Nadir olarak isim ve sıfat cümlelerine rastlıyoruz. Bazı mısralar tamamiyle nesre has bir karakter taşırlar:
 
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan
 Sağ taraftan çıngırak sesleri gelir:
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor.
 
Faruk Nafiz’in, bu sade, basit, nesre yaklaşan üslûbu ile Türk şiirinde II. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen sürrealist üslûp arasında tam bir tezat vardır. Şekil ve üslûba önem veren Servet-i Fünuncular kendilerine “Dekadan” adını verdiren orijinal bir ifade tarzı icat etmişler, daha doğrusu batı örneklerini taklide çalışmışlardı.
 
II. Mcşrutiyet’ten sonra halka dönülünce Fecr-i Âtîciler, Ahmet Haşim müstesna, edebiyatçıların çoğu bu üslûbu bıraktılar, geniş kütlenin anlayabileceği günlük konuşma üslûbunu benimsediler. Fikret, daha önce manzum hikâyelerle kısmen şiir sentaksını nesir sentaksına yaklaştırmıştı. Mehmet Âkif aruzla, Mehmet Emin hece ile bu nesir üslûbunu kendi eserlerine tatbik ettiler. Faruk Nafiz’in “Han Duvarlarında kullandığı üslûp, onların bir devamı sayılabilir.
 
“Han Duvarları”nın esas gövdesini teşkil eden hikâye kısmının nesre yaklaşan tasvirî üslûbuna karşılık, Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşması Halk şiirine has lirik bir eda taşır. Bu lirizm, duyuş tarzı ile beraber şekil ve üslûpla da ilgilidir. Burada, nesre has teferruat bir yana bırakılarak, duygu, özüne irca edilmiş ve kesif bir şekilde ifade olunmuştur. Küçük, dar ve kapalı şeklin estetik bakımdan en büyük imkânı, “sonnet” şeklinde olduğu gibi, gevezeliğe meydan vermeyişidir.
 
Dar şekil, şairi, teferruatı atarak özü bulmağa zorlar. Duygu hikâye edilemeyeceği için mecazla anlatılır. Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasına giren unsurlar, en lüzumlu unsurlardır ve tasvirî olmaktan ziyade sembolik bir karakter taşırlar. Onda şiirin esas kısmında geniş yer tutan tavsiflere ve zarflara rastlamayız. Kullanılan tek sıfat “kuru yaprak” benzetmesindeki “kuru” sıfatıdır. Bu benzetme ve tavsif de Halk şiiri geleneğinde çok, Mütareke devrinin santimantal şiirine hastır. Ancak şehirlerde, sonbaharı bir tablo gibi seyreden santimantal bir şair böyle bir benzetme yapabilir.
Faruk Nafiz, Maraşlı Şeyhoğlu’na izafe ettiği koşmada kafiyelere de bir çeki düzen vermiştir. Halk şairlerinin derbeder yaşayış ve duyuş tarzlarına yaraşan yarım kafiyeleri yerine, Parnas şairlerinin fazla sıkı kafiyelerini kullanıyor. Bununla beraber, “yine de burada altı + beş vezni ile kafiye sisteminin vücuda getirdiği âhenk, asıl şiirin yeknesak bir tekerlek dönüşünü andıran vezin ve kafiye tarzından çok daha müzikal bir tesir uyandırmaktadır.
 
Şehirli şairin şahsî hikâyesinin ortasında, anonim halk şiirinin yanık sesinin duyulması ve âhcngiylc ona galebe çalması, sadece edebiyat tarihi bakımından değil, kültür tarihi bakımından da derin bir mâna taşır. Bu ses, Cumhuriyet devrinde kendisini daha kuvvetle hissettirecek, hattâ zaman zaman en yüksek tonla konuşacaktır. Yüzyıllarca önce halkın ıztırabını kendi içinde duyan Yunus, bir şiirinde:
Kasdım budur şehre varam
 Feryad u figan koparam
 
diyordu. Yunus, hiç bir zaman uzak köyünden şehre gelemedi. Payitaht aydınları yüzyıllarca halkın sesine yabancı kaldılar. II. Meşrutiyet devrinde milliyetçilik cereyanı ile, uzaktan da olsa, halk şairleri şehirlilere seslerini duyurmağa başladılar. Cumhuriyet’ten sonra, bu sesin kaynağı olan Anadolu’ya gidildi. “Han Duvarları” işte bu gidişi anlatması bakımından mânalıdır. Burada duyulan iki ses, henüz tamamiyle kaynaşmamış olan, fakat birbirine karışan iki sosyal tabakayı, iki duyuş tarzını, şekil ve üslûbu kuvvetle aksettirir.
 
FARUK NAFİZ’E EK
 
Batı demokrasisini örnek alan Cumhuriyet devrinde çeşitli dünya görüşlerine sahip birçok yazar ve şair hapse atılmıştır. Bunların başında Moskova’ya bağlı, açıkça Komünizm propagandası yapan Nazım Hikmet gelir. Onun yanı sıra daha birçok Marksist yazar hapse atılmıştır. Fakat onlar yalnız değillerdir. Onların yanısıra milliyetçi, lurancı ve dindar yazar ve şairler de aynı akıbete maruz kalmışlardır. Tarihin en garip cilvelerinden biri Türkiye’de tek partili devri sona erdiren Demokrat Parti mensuplarının toptan tutuklanarak, Yassıada’ya kapatılmalarıdır. Atatürk devrinin ünlü şairi Faruk Nafiz de bunların arasında idi.
 
Hapse atılma, hattâ idam edilme sanatçıları düşüncelerini söylemekten alıkoymaz. Onların elinde kendilerini mahkûm edenleri mahkûm eden ölmez bir silâh vardır: Sanat.
Yassıada’ya sürüldüğü devirde hayatının en olgun yıllarını yaşayan Faruk Nafiz, hapishanede duyduğu hisleri güzel rübaîlerle ifade etti. Bunlardan birkaçını aşağıya alıyoruz:
 
YASSIADA
 
Bilmiyor gülmeyi sâkinlerinin binde biri;
Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada.
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;
Mavi bir gözle elem katrasıdır Yassıada.(8)
 
YUSUF’LAR
 
Gece zindanda Yusuf’lar, sıralanmış, yatıyor;
Yüzlerinden okurum sapsarı rü’yâlarını:
Kimi sehpada görür kendini, çarmıhta kimi;
Ve ararlar yine zindandaki dünyalarını !(s. 181)
 
ARZ-I MUKADDES
 
Bir ömür gömdük o iiç bu’udu serab ellere biz;
İşledik çöllere bülbül ve gül efsanelerini.
Tilkiler, diktiğimiz bağlara sahip çıktı;
Kargalar topladı hep döktüğümüz taneleri, (s. 186)
 
POSTACI
 
Duymamış, belli, halâtında bir eş hasretini;
Yaşamış taş gibi, toprak gibi, mahrum acıdan.
Ne bilir bir kâğıdın canlara can kattığını?
Başımız dertte şu her gün geciken postacıdan! (s. 190)
 
DAVET
 
Gün doğar. Sohbetimiz yalnız ölümdür adada.
Gün batar. Uykuda rü’yâmız ölümdür yalnız…
Dersiniz, böyle cehennem ini olur dünyada?
Çok değil, bir gecelik bizde misafir kalınız! (s. 200)
 
YALNIZ O
 
Sardı kaatil gece dünyayı siyah bir kefene;
Bir emel yıldızı göz kırpıyor ancak aradan.
Merdi, nâmerdi, cüzamlar gibi terk etti bizi;
Bizi yalnız bırakıp gitmedi yalnız Yaradan, (s. 205)
 
Yassıada hadise ve mahkemelerini anlatan binlerce sayfa gazete ve mahkeme zabıtları ile bu küçük rübaîleri karşılaştırınca, şiirin mahiyetini, özünü ve gücünü daha iyi anlarız.
Şair burada bir yığın tafsilâtı bir yana atarak, kendi şahsî yaşantısını dört mısra içinde teksife çalışıyor. Her şeyden önce kısa şekil onu büyük bir ayıklamaya zorluyor. Fakat şairin yaptığı bundan ibaret değildir. Duygusuna vezin ve kafiye ile bir ahenk veriyor ve birtakım kelime ve fikir oyunlarıyla okuyucunun duygularını sarsmaya çalışıyor. Bizi burada asıl ilgilendiren şiirin kendisi olduğu için, parçaları bu açıdan incelemeğe çalışacağız.
 
Hece vezni kadar aruz veznine de hâkim olan Faruk Nafiz, daha Cumhuriyetten önce aruzla başarılı örnekler vermiş, fakat Millî Edebiyat akımına uymak için hece vezninde manzumeler yazmıştır. Yahya Kemal’in şiirlerinin cazibesi, onu yeniden aruza döndürmüştür. Faruk Nafiz’in rübaîleri dil ve şekil mükemmelliği bakımından Yahya Kemal’inkilerden hiç de aşağı kalmaz. Çamlıbel’in üslûbu ondan, aruz ve hece, bütün şiirlerinde görülen, Divan şairlerine has ince retorik oyunlarına öncin vermesiyle ayrılır.
 
Yassıada başlıklı rübaîde, ikinci mısrada geniş bir mekân ifade eden “vatan” kelimesi ile “bir avuçluk kara”, üçüncü mısrada “getirmek-götürmek” fiilleri arasında tezat vardır. Bu sonuncu mısrada “kuş” ile “dalga”ya, duruma uygun hissî mânalar yüklenmiştir. Sonuncu mısraa Tevfik Fikret’in:
 
Mâi bir göz clcm-i kalbime ağlar sanırım
mısraını hatırlatan lirik bir hayal hâkimidir.
 
“Yusuf’lar” başlıklı rübaîde zindan fikrinden hareket edilerek, Yassıada mahkûmları, haksızlığa uğrayan masum Yusuf’a benzetilmek suretiyle efsanevî bir ışık içinde gösterilmektedir.
 
Yüzlerinden okurum sapsarı rü’yâlarını
 
mısraında yazarın şahadeti efsaneye bir gerçeklik kazandırmaktadır. Sarı sıfatının yüzden rüyaya kaydırılması duruma uygun orijinal bir kelime oyunudur.
 
“Arz-ı Mukaddes” başlığını taşıyan rübaîde “üç bu’udu serab eller” diye tavsif edilen yer, Anadolu bozkırları olmalı. Burada “biz” diye kasdolunan, belki de Yas-sıada’ya kapatılanlardır. Onlar bu çöllere “gül ve bülbül efsaneleri” işlemişler, tilki ve karga diye kötülenen kimselerse, onların eserlerine sahip çıkmışlardır. Rübaî sembolik olduğu için imajların kesin olarak neye tekabül ettiğini söylemek güç. Yalnız şiirde iyi şeyler yapan insanlarla onların emeğinden geçinen, birbirine zıt iki insan grubunun söz konusu olduğu açıktır. Bunlardan birincilerini gül ve bülbül, İkincileri ise tilkiler ve kargalar temsil etmektedir. Şair bu parça ile yazmış olduğu eserleri sömürenleri de kasdetmiş olabilir. Arz-ı Mukaddes deyimi aslında bir zamanlar
 
I tirklerin elinde bulunan Filistin ve civarındaki ülkeler mânasına gelir. Başlık bu manada alındığı takdirde, parçanın anlamı tamamiyle değişir.
 
“Han Duvarları” şiirinde gerçekçi yönüyle görünen Faruk Nafiz aslında hayallere daha geniş yer verir. Bizim üzerinde duramadığımız şiirlerinin çoğunda Faruk Nafiz, göz alıcı, hissî mecaz ve istiareler kullanır. Bekleme, özlem duygusunu ifade eden “Postacı” şiiri de duygulu ve duygusuz insan arasındaki tezada dayanır. “Davet” şiirinde de, ıztırap çeken insanlarla, çekmeyenler arasındaki tezat belirtilmiştir. “Yalnız O” şiiri, acı çeken, terkedilmiş insanlar için her yerde hâzır ve nâzır olan Tanrı fikrinin önemini anlatması bakımından dikkati çekicidir. “Katil gece” “siyah kefen”, “emel yıldızı” gibi şairane sözlerde bir yenilik yoktur. Parçada önemli olan yalnızlar ile Tanrı arasındaki münasebettir.
 
Hayatının son yıllarında belki hâdiselerin tesiriyle dinî duygulara yer veren Faruk Nafiz, “Hamd ü Sena” adlı güzel bir dinî şiir de yazmıştır (Bk. a. e., s. 76-77).
 
 
NOT: Bu tahlil Mehmet Kaplan Şiir Tahlilleri – 2 Cumhuriyet Devri Türk Şiiri Kitabından Alınmıştır

Divan Edebiyatı Estetiği (Cihan Okuyucu)

Vedat Ali TOK

Cihan Okuyucu’nun yeni bir üslupla kaleme aldığı eseri Divan Edebiyatı Estetiği. Kitap, L&M yayınları arasında (Ekim 2004) çıktı. Dünya medeniyet tarihinde adını duyurmuş  birtakım milletlerin felsefe-sanat-edebiyat tarihleri ele alınarak milletlerin genel kültür yapıları hakkında bir analizin yapılması ile başlanmış esere… İleriki sayfalarda aynı yöntemle Türk tarihine geçiliyor. Bilindiği gibi Türk edebiyatı târihi bizde genellikle İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı, İslâm’ın Kabulünden Sonraki Türk Edebiyatı, Batıya Yönelik Türk Edebiyatı şeklinde tasnif edilir. Cihan Okuyucu, Osmanlı öncesini topyekün ele alıyor; sonra da Osmanlı kültürüne geçen Türklerin mimaride, edebiyatta nasıl bir değişim ve gelişim  gösterdiğini ilginç örneklerle anlatıyor. Bu dönemi Türkler için aynı zamanda “Mânevileşme  temayülü”nün de bir başlangıcı olarak değerlendiriyor yazar.

Divan edebiyatına direk bir yaklaşım yok eserde. Divan kültürünü hazırlayan altyapıyı
neler oluşturmuşsa önce onlar ele alınıyor. Toplumun siyâsî, sosyal, kültürel yapısı, inançları;
dînî-tasavvufi ilimler ilh…İlk bölümde edebiyatın zaman-toplum-diğer sanatlarla ilişkisi de
özetleniyor. Doğu ve Batı felsefesinin, kendi kaynaklarının esas alınarak, zaman-mekân-varlık
nazariyeleri açısından mukayese edilmesi de eseri önemli kılan unsurlardan biri. Zira bunları
anlamadan milletlerin edebiyatını anlamaya çalışmak, edebiyat ve kültürleri üzerinde yorumda
bulunmak yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. Her bahiste ele alınan konunun derinlemesine bir
analize tâbi tutulduğu gözden kaçmıyor. Cihan Okuyucu, konu ile ilgili kaynak ve kişilerden
pasajlar sunuyor, bunların sentezleriyle objektif bir sonuca ve yoruma ulaşıyor.

Eserin geneline baktığımız zaman Divan Edebiyatı Estetiği’ni farklı kılan unsur ve  metotları şöyle özetleyebiliriz: Yazar, önce birtakım sorularını ustaca hazırlıyor, bunları ilgili  kişi ve kitaplara bir “soruşturma” metoduyla yöneltiyor; onlardan aldığı cevapları bir senteze  ulaştırıyor. Konu ile ilgili bilgi ve yorumları aktaran Okuyucu, gerekli yerde devreye giriyor ve sonra kendi düşüncelerini söylüyor.
Biz de eserle ilgili bu kısa ve toplu görüşten sonra Divan Edebiyatı Estetiği’nin içinde
neler olduğuna şöyle bir göz atalım:

Yazar, divan edebiyatını incelerken, divan edebiyatının hayatla, diğer sanatlarla
ilişkilerini ele alıyor. Divan edebiyatına geçmeden önce de ona vücut veren medeniyet
hakkında tartışmalarda bulunuyor; kültürün toplumla olan ilişkisine, değiniyor.

Divan edebiyatı estetiği bu girişten sonra üç bölümde ele alınmış:
Birinci bölümde yazar, divan şiirinin dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Burada
tasavvuf ve varlık anlayışı, Allah, eşya ve varlık mertebeleri, yaratmanın anlamı, insan gibi
konu ve kavramlarla okuyucuyu divan şiirinin estetik dünyasına ulaştırmayı hedefliyor. Bu
bölümde divan edebiyatında şiir-şair anlayışı üzerinde ayrıntılı bir biçimde duruluyor.
Tezkirelerde, tezkire yazarının şiir-şair anlayışı üzerindeki yorumlamalarına dikkat çekiliyor.
Kuran’ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in şiire ve şaire bakışları da bu bölümün konusunu
oluşturuyor.

Hakiki şiir ve şair hakkında değerlendirmelerin- bugünkü birçok edebî tartışmalara da
ışık tutacağına kanaat getirdiğimiz için- dikkat çekici birkaç alt başlığını verelim: Söz ve sözün kudsiyeti, nesre karşı şiiri tercih, sembolik dil ve anlam tabakaları, teksif ve teksif araçları, realite karşısında tutum, ilim ve sanat güzel ve fayda, mazmun ve nazire…

Birinci bölümde ele alınan bir başka konu da Şair/Sanatkâr ve Özellikleri. Burada sanatkârın toplum karşısındaki/ içindeki rolü üzerinde duruluyor. “Sanatçı ferdî midir yoksa gayriferdî mi” sorusunun tartışıldığı bu noktada İslâm bilincinde olan bir sanatkârın mütefekkir edasıyla fakat tevazu hâlindeki tablosu çiziliyor.

Kitabın ikinci bölümü; tarifi, isimlendirme meselesi, dönemleri, ortaya çıkışı ve  Türkçeye bakışı ile divan edebiyatı hakkında genel bilgilerin verildiği fasıllarla başlıyor. En eski divanlar bahsinde Arap edebiyatındaki “divan”ın geçmişine de yer verilerek Anadolu’da yazılmış ilk divanlar hakkında yanlış bilgiler ve yeni araştırma sonuçlarına temas ediliyor.
İlerleyen bölümlerde “mahlâs”, “divan ve divan tertibinde teşrifat” hususlarının ele alındığı
konulardan sonra divan şiirinin dili ve dil anlayışı başlığı ile divan şairlerinin dilleri,
kullandıkları kelimeler, Türkçe ve diğer dilleri kullanma anlayışları ve bu hususlarla ilgili
yapılmış olan istatistik bilgileri zikrediliyor. Nesir kısmının ele alındığı bahiste ise bizde biraz
da Yahya Kemâl’in “Bizde Resimsizlik ve Nesirsizlik” isimli makalesinin tesiriyle nesrin
zayıf olduğu anlayışının yanlışlığına dikkat çekilerek, nesir türleri hakkında kısa mütalaalarda
bulunuluyor; sonra da bu sâhada azımsanmayacak ölçüde eserin varlığına işaret ediliyor.

İkinci Bölümün bir diğer önemli noktası da “Osmanlı Toplumunda Şiir ve Şair” başlığını taşıyor. Cihan Okuyucu burada Osmanlılarda şairliğe meslek olarak bakıldığı dönemlerden çarpıcı örnekler veriyor. Konu ili ilgili olmak üzere, Osmanlının zirvede olduğu 16. asırda şairlerin nasıl korunup kollandığı, resmî vesikalarda kaydedilen caizelerle birlikte açıklanıyor.

Şiirin takdim şekli, kasidecilik ve bu hususlarla ilgili tartışmalar da dikkat çekici bölümlerden. Şiir mahfilleri, şairlerin toplantı yerleri, şairlerin kendi aralarındaki münasebetler de ilgi ile okunabilen tezkire hatıralarını oluşturuyor.

Yazar divan edebiyatındaki estetik oluşuma kaynaklık edecek hiçbir bilgiyi  atlamamaya gayret göstermiş. Bunun için de mesela şairlerin nereli oluşlarını, yani hangi coğrafi bölgelerde yoğunlaştıklarına ait (M. İsen’in Ötelerden Bir Ses isimli eserindeki istatistik bilgilerden faydalanarak) malumatı, şairlerin hangi mesleklerde yoğunlaştıklarına ait bilgileri de vermeyi ihmal etmemiş. Yazar, şairler hakkında bilgi veren biyografik eserler ve onların tarzları hakkında da yine kısa bilgiler veriyor.

Şiirimizin estetik cephesini oluşturan aruz, kafiye ve nazım şekilleri ile ilgili olarak da farklı görüşlere değinilirken, Tanzimat sonrası itibariyle, özellikle gazel ve kaside ile ilgili yapılan olumsuz eleştiriler ve bunlara verilen cevaplar tartışma havasında sunuluyor.

Üçüncü bölüm divan edebiyatının kaynaklarına ayrılmış: Ortak İslâm kültürü, Acem esatiri, mahalli unsurlar başlığında dînî-tasavvufî-târihî ve efsanevî kaynaklar, peygamber kıssaları, veli menkıbeleri ile târihî ve efsanevî şahsiyetlere ait hikâyeler, efsane ve rivayetler, batıl ilimler ve inanışlar, şehname kahramanları, yerli malzeme, divan şairinin felsefesi alt başlıkları inceleniyor. Divan şiirinin hatta genel olarak şiirin ölümsüz konularından olan “Aşk-Âşık” konuları müstakil olarak ele alınıyor. Aşkın psikolojik, sosyolojik hatta biyolojik oluşumu izah ediliyor. Yine divan edebiyatında çokça işlenen mecazî aşktan hakikî aşka geçişin konu edildiği eserlere işaret ediliyor. Aşk-âşık bahsinde divan şiirindeki standart sevgili tipi ve şairlerin değişmeyen duyguları da tartışılan konulardan biri. Dünya edebiyatında sevgili tipleri, sevgilinin cinsiyeti, yanlış tip sevgili kavramları da ilginç bir şekilde işlenen konulardan.

Üçüncü bölümde divan edebiyatı etrafındaki millîlik-gayrimillîlik, taklitçilik, dil tartışmalarına da yer veriliyor.

Yazarın “Son Söz”ü ortaya konulan kıstaslar çerçevesinde divan şiirinin değerli oluşu beyanındadır, denilebilir.

Eseri okuduktan sonra şunu anlıyoruz. Bu edebiyatın arkasında, geçmişinde büyük bir
kültür birikimi mevcut; temeli sağlamdır.

Zengin bir bibliyografya… Bibliyografyası verilen her eserin görüşüne mutlaka  başvurulduğu, tek taraflı bir bakışın olmadığı, yazarın kabul etmese bile gözardı etmediği,  karşı fikirlerin de yer aldığı, konulara objektif bir yaklaşımın hâkim olduğu bir eser Divan Edebiyatı Estetiği…

Evet, güzel olan her şeyin olduğu gibi, divan edebiyatının da bir estetiği vardır. Bu edebiyata yıllarca at gözlüğü ile bakan ve öyle bakılmasını emreden/tavsiye eden isimlere, eserlere karşı güzel bir cevap Divan Edebiyatı Estetiği…

Ağız Araştırmalarında Yöntem Sorunları (And. ve Rumeli Ağızları)

1. Adlandırmada terim sorunu

Türkiye’de ağız incelemelerinde kullanılan terim genellikle “Anadolu ve Rumeli Ağızları”dır. Anadolu ve Rumeli adlandırmaları şimdiki Türkiye topraklarının bulunduğu iki coğrafya alanı olarak eşzamanlı çalışmalarda kullanılabilir. Fakat ağız araştırmalarında, siyasî coğrafya sınırları çoğu zaman belirleyici değildir. Çünkü siyasî coğrafyanın oluşmasında etnik ve dil ölçülerinden ziyade o zamanki siyasî durum rol oynamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla oluşan yeni haritada Türkiye’nin ağızlarını yalnızca şimdiki siyasî sınırlarla sınırlandırmamız doğal olarak mümkün değildir.

Bu sebepten dolayı, Türkiye Türkçesinin ağızlarını incelerken “Anadolu” ve “Rumeli” gibi coğrafî sınırlandırmayı kabul edersek, Kıbrıs, Irak ve Suriye’de konuşulan, Türkiye Türkçesiyle aynı tarihî gelişimi yaşamış ağızları hangi adla inceleyeceğiz? Bu yüzden, ağız incelemelerinde Türkiye çevresindeki Türkçe ağızları da kapsayacak bir adlandırmaya gitmek zorundayız. Kerkük ağzı ile Urfa ağzı arasındaki benzerlikler Edirne ağzı ile Urfa ağzındakinden çok daha fazladır. Bu, benzerlik, az benzerlik ve benzemezlik ilişkilerini diğer birçok Anadolu ve Rumeli ağzı için kurabiliriz. Bu yüzden, ağızların adlandırılması daha genel ve kapsayıcı olmalı ve sınırlandırmada ölçü, Osmanlı Türkçesinin yazı dili olarak egemen olduğu bölgeler esas alınmalıdır.Böylece, Türkiye, Balkanlar, Suriye, Irak ve Kıbrıs ağızları “Türkiye Türkçesi Ağızları” terimi ile birleştirilmelidir.

2. Derleme bölgelerinin tespiti

Ağız araştırmalarında derlemeler, genellikle köy ve kasaba gibi ağız özelliklerini nispeten daha iyi korumuş yerleşim birimlerinden yapılmaktadır. Özellikle il ölçeğinde yapılacak derleme çalışmalarında bölgenin bütün birimlerinden ayrı ayrı derleme yapmaya ne zaman,ne de diğer fizikî imkânlar kâfi gelir. Bu yüzden derleme işi sınırlı sayıda yerleşim birimde yapılmaktadır.

Bu bağlamda, çalışma yapılacak alanın tespit edilmesi işi ayrı bir sorundur. Derleme bölgelerinin tespitinin hangi yöntemle yapıldığına dair ağız araştırmacılarımızın eserlerine ciddî bir kayıda rastlanmamaktadır. Bu iş, şehirlere uzaklık-yakınlık gibi dil bilimi açısından hiçbir anlam ifade etmeyen bir ölçü kullanılarak yapılamaz. Sondaj yöntemiyle çeşitli yerlerden çeşitli metinler derleme nispî bir başarı sağlayabilir. Ama söz konusu bölgedeki ağız özellikleri tam olarak tespit edilemez.

Bu sorunun aşılması için öncelikle araştırma yapılacak alan ile ilgili tarihî, dilbilimsel ve sosyolojik bir ön çalışma yapılmalıdır. Nispeten farklılık gösteren bölgeler, yerlerden sondaj usulü malzeme alınmalıdır. Aynı özellikleri gösteren çok farklı yerlerden alınan malzemeden herhangi bir netice çıkmayabilir. Oysa farklı özelliklere sahip iki birimden çok daha başarılı sonuçlara ulaşmak mümkündür.

3. Derleme ile ilgili sorunlar

Ağız araştırmalarında derleme ile ilgili sorunlar, en önemli yöntem sorunlarının başında gelmektedir. Ağız metinlerinin derlenmesi sırasında, a) derleyici, b) kaynak kişi, c) malzeme olmak üzere üç unsur ön plana çıkmaktadır.

Ağız araştırmalarında derleyicinin özellikleri başında, derleme bölgesi ile ilgili bilgilere ve asgarî Türkoloji bilgisine sahip olması hususları başta gelmektedir. Bunların birisi bulunmadığı zaman derleme işi sağlıklı olmamaktadır. Derleme Sözlüğü’ndeki derleme hatalarının büyük bir çoğunluğu asgarî Türkoloji bilgisine sahip olmamaktan kaynaklanan hatalar olduğunu biliyoruz. Örneğin Muğla’dan derlenen metinlerde –batır, -batı yardımcı fiilleri “Fiillerin sonuna gelerek süreklilik bildirir” gibi dilbilim terminolojiden uzak bir ifade ile açıklanmıştır (DS, C. II, s. 570).

Birçok ağız araştırıcısının hiçbir süzgeçten geçirmeden folklorcuların derledikleri malzemeyi kullanmaları bu alandaki önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Folklor incelemelerinde esas amaç, folklorik malzemeyi ortaya çıkartmaktır. Kaynak kişinin ağız özellikleri ile konuşması yahut konuşmaması, derleme bölgesinin ağız özellikleri, ses kayıt işinin fonetik farklılıkları gösterecek hassasiyetlerde yapılması… folklorcu için öncelik taşıyan bir konu değildir. Bu yüzden folklor araştırmacısı, sözlü folklor ürünlerini bulabileceği kaynak kişileri arar. Kaynak kişilerin eğitim durumları, konuşma biçimleri, konuşma organlarının sağlamlığı gibi durumlar halk edebiyatı alanı için o kadar önemli değildir.

Folklor araştırmalarında kaynak kişinin “ne” konuştuğu, ağız araştırmalarında ise “nasıl” konuştuğu ön plana çıkar. Bu sebeplerden dolayı saha araştırmalarında folklor/ağız ayrımı ana çizgilerle belirlenerek, bu iki alanının birbirine olan olumsuz etkilerinin ortadan kaldırması gerekir.

Bu konu ile ilgili başka bir sorun da ağız incelemelerinde manzum metinlerin (türkü, mani, destan…) kullanılmasıdır. Bunlar “gezici” metinler olduğu için yörenin ağız özelliklerini tam olarak yansıtmaz. Kafiye, hece gibi şekil unsurları, bu metinleri biçimsellik içine hapsetmekte, onları standartlaştırmaktadır. Bu yüzden manzum metinler, canlı dil örnekleri değil, bölge dışında üretilerek kalıplaştırılmış, “dondurulmuş” malzemeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Muğla’da yaptığımız derlemelerde, Türkiye genelinde meşhur olmuş sanatçıların türkülerini Muğla ağzına benzeterek söyleyen kaynak kişilere rastladık. Bu “benzetme”de bir noktaya kadar “ağızsılaştırma” vardır. Yani, ölçünlü (standart) Türkçe ile söylenmiş bu metinlerin birtakım ses ve yapı unsurları bölge ağzına uydurulmaya çalışılarak söylenmekte, fakat tam olarak benzeştirilememektedir. Ayrıca, söz dağarcının farklılığı ve morfolojik ayrımlar bunları ağız inceleme metinleri olmaktan uzaklaştırmaktadır.

Metinlerin, araştırma alanının söz dağarcığını yansıtacak düzeyde olup olmaması derlemelerle ilgili bir başka sorundur. Derleme bölgesinde, kaynak kişiye sabit birkaç metin sorusu sorulur (Masal, hikâye, efsane biliyor musunuz? gibi) ve anlatıcıdan genellikle olumsuz cevap alınır. Çünkü bu metinler, kaynak kişinin belleği, tahkiye yeteneği,üslup ustalığı gibi özelliklerini ön plana çıkarmasını gerektiren ‘edebî’ ürünlerdir. Bu yüzden çoğu ağız araştırmacısı bu tür folklorik içerikli malzemeyi derleyememektir.

Bu geleneksel anlatı türlerinin derlenemeyişi biraz da yaşam tarzı,iklim ve coğrafya ile de ilgilidir. Dağınık bir yerleşim alanına sahip bulunan ve aileler arasındaki bağların gevşek olduğu yerlerde anlatı geleneğinin ürünü olan bu tür metinleri bulmak zordur. Bu konu iklimle de çok ilgilidir. Yılın belli zamanlarında kapalı bir mekânda yaşamak zorunda kalan bölgelerde uzun kış günleri boyunca masal ve hikâye anlatma geleneği canlı olarak devam eder. Oysa özellikle Türkiye’nin güney ve batı bölgelerinde hemen hemen dört mevsim boyunca “ev dışında” bulunulmakta, dolayısıyla bu tür anlatı ürünlerini insanların birbirine aktarmasına imkân kalmamaktadır.

Masal ve hikâye gibi anlatı türü metinlere, yukarıda ifade ettiğimiz sebeplerden dolayı –özellikle- Batı, Ege ve Akdeniz bölgesi ağızlarında rastlamak çok zordur.

Bu tür geleneksel anlatı ürünlerinin yok olmaya yüz tutmasının diğer bir önemli sebebi de iletişim teknolojisinin gelişmesiyle sözlü geleneğin mecra değiştirmesidir. Bu ayrı bir araştırma ve inceleme konusudur.

Anlatı türü metin bulamayan derleyici, kaynak kişiden, kendisinin istediği herhangi bir konuyu anlatmasını ister. Bu konular, yemek pişirme, düğün âdetleri, başından geçen olaylar… olarak sıralanır. Aynı konular, aynı yerleşim birimindeki başka şahıslar tarafından da aynı kelime ve cümlelerle tekrar anlatılır/anlatılabilir. Burada “farkedilemeyen kayıp” olarak adlandırılacak bir “kullanılmayan dil alanı” bulunmaktadır. Bilindiği üzere dil, anlık iletişim ihtiyacını karşılayan “canlı” bir araçtır. Derleme sırasında kaynak kişi bu ihtiyacını karşılayacak sözleri kullanmakta, kendi diline ait diğer dil gereçleri ancak ihtiyaç durumda devreye sokulmaktadır. İşte burada derleyicinin “fark edemediği” büyük bir dil alanı bulunmaktadır. Örneğin düğün gelenekleri anlatılırken köydeki halk hekimliği ile ilgili herhangi bir ifadenin geçme ihtimali çok azdır. Dolayısıyla söz konusu derleme bölgesinde halk hekimliği ile ilgili dil alanı bu metinde hiç kullanılmamaktadır. Böylece, derlenen metinden hareketle o yörenin söz dağarcığını belirlemek sağlıklı olmamaktadır. Bunun için ne yapılmalıdır? Öncelikle söz dağarcığını tam olarak derlemeye yönelik sorular sorulmalıdır. Örneğin, hasta tedavisinden yemeklik otlara, cin çapmasından hayvan sağılmasına kadar çok geniş bir yelpazede sorular hazırlanmalıdır.

Bunun yanında söz dağarcığını ve dil özelliklerini tespit etmek için temel sözcükler listesi hazırlanmalı ve bu sözcüklerin derleme bölgesindeki var olup olmadığı, telaffuz farklılıkları yahut eşanlamlıları tespit edilmelidir. Temel sözcükler, organ, akrabalık, renk ve hayvan isimleri; temel sıfatlar ve fiiller; sayılar, zamirler ve edatlardan oluşabilir.

Kaynak kişilerin tespiti de derleme çalışmalarında başka bir sorundur. Kaynak kişide aranan en önemli nitelik ağız özelliklerini yitirmemiş olmasıdır. Hâliyle, köyünden ayrılmamış, başka ağız bölgelerinde yahut ölçünlü dilin etkisinde kalan yerlerde bulunmamış kişiler ağız araştırmalarında ideal kaynak kişilerdir. Bunun yanı sıra bu kişilerin telaffuz organlarında sorun olmaması da başka bir özelliğidir. Derleyicinin ideal kaynak kişilere ulaşamaması durumunda ‘konuşmaya gönüllü’ kişilerden metinler alınmaktadır. Bu tür kişilerden alınan metinlerde ölçünlü dilin etkisi daha fazla olduğu için ağız özelliklerini yansıtmada başarısız olunmaktadır.

Kaynak kişilerin muhakkak bölgenin tarihî ağız özelliklerine yakın konuşanlardan seçilmesi aslında bir başka tartışmayı da beraberinde getirmektedir: Ağız araştırmaları arkaik özellikleri koruyan metinler üzerinde mi yapılmalıdır? Ağızlar canlı dil metinleri ise, bölgenin ortalama anlaşma dilini derlemek gerekmez mi? Bu ciddî sorular ve itirazlar, ağızların ‘canlı’ dil metinleri olması gerçeğine de yöneliktir. Fakat ‘ağız’ bölgesinde çok değişik dil etkileri olmaktadır. Dış dünya ile münasebeti en fazla olanların ağız bölgesinin dilinden uzaklaşması bu etkilerin başında gelir. Böylece, kaynak kişi olarak alınan ‘kültürlenmiş’ şahıslar, kendi ağızlarını değil, ölçünlü dili ‘konuşmaya çalışmakta’dırlar. Böylece, burada yapay ve zorlama bir konuşma meydana gelmektedir. Fakat okuma yazma bilmeyen kaynak kişilerde bu zorlama ve yapaylıklar söz konusu değildir. Okuma yazma bilmeyen kaynak kişi, yazı dilinden ne kadar ve daha önemlisi nasıl etkilendi ise onu metinlerine yansıtmaktadır.

4. İşaretlendirme sorunu

Türkiye ağız araştırmalarının önemli sorunlarından birisi de işaretlendirme konusundaki farklı anlayışlardır. Derlenen metinlerin ses düzeyinde doğru çözümü ve işaretlendirilmesi çok önemlidir. Çünkü ağız araştırmalarında esas amaç, fonetik farklılaşmaların tespit edilmesidir.

Yayımlanmış ağız derlemelerine bakıldığında neredeyse her araştırmacının kendine göre ‘yoğurt yiyişi’ kolaylıkla tespit edilir. Aynı bölgede ile ilgili olarak yapılan iki araştırmada aynı ses iki farklı işaretle gösterilmiştir. Hangisi doğrudur? Bu sorunun cevabını “üçüncüsü” yahut “hiçbiri” diye de verilebilir. Ağız araştırmalarında uluslar arası transkripsiyon alfabesi esas alınarak Türkiye Türkçesi ağızları için ölçünlü bir ağız çevriyazı alfabesi hazırlanmalı ve her araştırmada bu alfabe kullanılmalıdır.

Ağız araştırmaları, ağırlıklı olarak sesbilgisi araştırmalarıdır. Seslerin doğru ve ayrıntılı tespiti kadar işaret sistemindeki ölçünlülüğün de önemli olduğunu yukarıda vurgulamıştık. Son zamanlarda bilgisayar destekli teknik imkânların artması ile sesin önce grafik ortamına aktarılması, sonra da fonetik işarete dönüştürülmesi gayet kolay bir iş hâlini aldı. Makineler, insan kulağının algılayamayacağı kadar ince farkları ayırt edebildiğinden, neredeyse ne kadar insan varsa o kadar ses görüntüsü, hatta her söyleyişte değişik bir ses görüntüsü verebilir. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda bu teknolojinin ağız araştırmalarında kullanımı konusunda hazırlıklar yapılmalıdır.
Fakat seslerin grafik ortamındaki çok çeşitli ve karışıklığa yol açabilecek görüntülerini birkaç standart foneme indirgemek gerekir. Yoksa her ses grafiğini ayrı bir işaretle gösterirsek tahmin edemeyeceğimiz kadar harfe ihtiyaç duyarız ki bu da araştırma ve inceleme amacını aşar.

5. İnceleme yöntemi sorunları

Ağız araştırmalarında bir başka yöntem sorunu da derlenen dil malzemesinin hangi gramer yöntemleriyle ele alınıp inceleneceğidir. Türkiye ağız incelemelerinde bu konuda da bir birlik yoktur. Elde bulunan doktora ve doktora üstü gramer incelemesi yapılan ondan fazla çalışmayı karşılaştırdığımızda her birinde başka yöntemler kullanıldığını görmekteyiz. Kanaatimizce ağız çalışmalarının en kolay çözümlenebilir sorunu budur. Yazı dilinin gramer inceleme yöntemi, ağız araştırmalarına da uygulanarak bu konuda bir birlik sağlanabilir. Tabiî bununla ilgili değişik yöntemlere açık olmak lazımdır. Fakat hangi yöntem uygulanırsa uygulansın muhakkak herkesin kullanabileceği ortak ve ölçünlü gramer şablonu gereklidir.

Ağız araştırmaları, bir yazı dilinin içinde mütalaa edildiği için, aslında, derlenen malzeme, yazı dilinden farklı olan, özellik gösteren yönleri ile de ele alınabilir. Örneğin Türkiye Türkçesi ağızları, morfolojik bakımdan yazı dilinden fazla ayrılık göstermezler. Bu yüzden ağız incelemelerinde tespit edilecek temel bir şablona göre yalnızca özellik gösteren unsurların ele alınması, amaca yönelik bir ileri bir adım sayılabilir.

6. Ağız-etnik yapı ilişkisi sorunu

Bir başka sorun, ağızların etnik yapı ile ilişkisi konusudur. Bu, dil araştırmacılarının tek başlarına üstesinden gelecekleri bir sorun değildir. Türkiye’deki ağızların oluşumu, tabakalaşması, ağızlar ve lehçeler arasındaki ilişkileri art zamanlı çalışmayı gerektirecek zor bir alandır. Bu konuda Zeynep Korkmaz’ın Anadolu Ağızlarının Etnik Yapı İle İlişkisi Sorunu adlı makalesinden hareketle birtakım çıkarımlar yapılmıştır. Fakat genelde Türk, özelde Oğuz etnik yapılarının ağız özelliklerini tam olarak tespit etmeden bu alanda söz söylemek, araştırma ve inceleme yapmak başka soruları ve güçlükleri de beraberinde getirmektedir. Oğuz ağız özelliklerinin tespiti, ağız sınıflandırmalarını çok daha kolay hale getirecektir.

7. Bilgi ve belge yönetimi sorunu

Ağız araştırmalarımızda bir diğer sorunumuz da bu alan ile ilgili bilgi ve belge merkezinin olmamasıdır. Bilgi ve belge merkezi, merkezî bir koordinasyonu yürütecek, bu alanda çalışma yapacaklara bilgi altyapısı sağlamalıdır. Türk Dil Kurumu’ndaki ‘Ağız Araştırmaları Kolu’ biçimde, ama bilimsel ve yasal çerçeveleri çizilmiş bir birim olmalıdır. Bu birim, ağız araştırması yapacaklara sağlanacak maddî yardımdan, çalışmaların basımına kadar bütün işlerle ilgilenmelidir. Ayrıca, bu merkez tarafından ağızlara ait ses kayıtlarının arşivleri hazırlanmalı ve bu kayıtlar uzun süre muhafaza edilebilecek formatlara dönüştürülerek saklanmalıdır.

(kısaltılmıştır)                                                                                                                                      Doç. Dr. Ali AKAR